Çarşamba, Nisan 30, 2008

Var mısın? Yok musun ?

Photo : milliyet.com

Televizyonun izlenme rekorları kıran bir yarışma programı esasen. Yirmi küsur yarışmacının içinden gecenin talihlisi “kutusu” ile Acun’un yanına gelip, ilk turda 5, sonraki turlarda daha az “kutu” açtırıp, yüksek bir meblağ ile yarışmadan ayrılmak üzere yarışıyor. Baktığınızda eğlenceli, heyecanlı bir yarışma… Kazanabileceğiniz meblağ 1 Ytl ile 500.000 Ytl arasında değişiyor. Hamdi Bey’in teklifleri yarışmaya renk katıyor. Haftanın belli günleri insanları televizyona bağlayan değişik bir eğlence türü.

Tüm yarışmalarda olduğu gibi, işkembe-i kübra’dan atması çook kolay. Oturmuşun evinde bir elinde ay çekirdeği, ayaklarını uzatmışsın, “teklifi al!” yada “ yürü beee! Kutuna giiiit!” demek çok kolay… Ne olacak ki? Taş attın da kolun mu yoruldu? Hatta renkli bir yarışmacıysan, Sabah programı yapman işten bile değil… Sözüm elbette feci sempatik Evren’e değil. Ama bu tip programlar kahramanlar yaratıyor ister istemez. Mesela ben Kemal’den Galatasaray’a en azından bir menejer olmasını bekliyorum. İkiz abiler vardı reklam yıldızı oldular. Anaokulu sahibi bir bayan vardı. Bence çok şeker bir insandı. Şimdilerde “hörk hörk” diyerek gülen Nurçin, Annesi dünya sempatiği Mevlut, İnatçı Metin, ve daha bir sürü özelliği bünyede barındıran birbirinden renkli yarışmacı… Lafım yok hepsi iyi, hepsi güzel.

Fakat geldiğimiz yer açısından ben çok şaşırmaya başladım. Niye mi? Olayın formatı belli. Kutu açtıkça ve özellikle küçük açtıkça, Hamdi Bey’in paçaları tutuşup, tekliflerde bulunuyor ya… İşte insanların o teklifler karşısında, verdikleri tepkiler beni gün geçtikçe şaşırtmaya başladı. Bu yarışmada verilen teklifin bu tarih itibari ile rekoru 144.ooo Ytl İlk beş kutu şayet “mavi” açıldıysa güzel bir teklif geliyor 2bin YTL 4bin YTL… sonralarında 20bin, 40bin, 50bin, 100bin… ve insanlar sırf 500bin YTL panoda duruyor diye bunları ellerinin tersiyle itiyorlar…

Ne paralardan bahsediyoruz farkında mısınız? Şimdi bir arkadaşınızdan borç isteseniz, 2bin YTL’yi zor toparlarsanız. Ama insanlar Hamdi Bey’in teklifine teşekkür edip, “yokum” diyebiliyorlar… Yarışmalara değil kızgınlığım… Sadece keyfim kaçık…
Hayatın tezatı burada, kimi insanlar, bazı değerlere değer katabilmek için işletmeleri adına bir takım borçlara girmek için gözlerini karartıp, borca girmeye hazırlanırken, borç istenen kurum binbir dereden su getirebilir. Çaresizlik içersindeki bu işletmeler ayakta kalmak adına kan kusup, kızılcık şerbeti içtik diyebilirler. Her ne kadar meslekdaş da olsalar, bu işletmelerin karşısına bir Hamdi Bey çıkmaz ki?

Öte yandan, TMSF tarafından el konulmuş bir medya işletmesini alması için bir gruba bu kurumlar tam 750bin dolar kredi kullandırabilirler.

Ben böyle adaletin, böyle sistemin, böyle düzenin taa!... … … … …


Sağlıcakla Kalın


Vosmanius

Cumartesi, Nisan 12, 2008

Meyhane

Foto : Ara Güler

Gözgözü görmüyor... sigara dumanı her taraf... kalabalık bir mekanın en dibinde tek kişilik bir masada oturuyordu. Hemen yanında yine tek kişilik bir masada feleğin çemberine parmak atmış Hüsnü Abi kemanını öttürüyordu. Keman ötmüyor adeta dile gelmiş konuşuyordu...

Tek masayı işgal eden, başı önünde, "saçların tarumar, gözlerinde nem, ateşe benzerdin, küle dönmüşsün" şarkısına eşlik ediyordu. Eşlik eden kişinin Paşa babasının en sevdiği şarkılardan biriydi o. Bu yüzden kimi zaman sessizce, kimi zaman avazı çıktığı kadar eşlik ederek hem ruha şad, hem de eskileri yaşamak adına kendinden geçiyordu. Hani filmlerden çıka gelmiş, hayatı film gibi gözlerinin önünden geçmiş olgusu var ya, tam anlamıyla onu yaşıyordu... Bu melankoli, eşiyle ilişkisini gözünün önüne getirdiğinde, yaşlılıkları canlanmıyordu. Bambaşka biri vardı yanında... Belki de bu gördüğü gerçekti yada tamamen yanılsama... Kim bilebilirdi ki? Kimi zaman bu beliren şekiller değil miydi hayatında karşısına çıkanlar... Temkinli mi davranmalıydı yoksa görmezden mi gelmeliydi... geriye bakıp, karşısına çıkanlara mı bakmalıydı... Şarkı bitti. "Bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul'un" başladı. Bu şarkının çok anısı vardı. Hemde keskelalaka... başka başka düşüncelere daldı... Yolluğunu sipariş edip, beyaz peynirinden bir çatal aldı... pastımalı humus soğumuştu. Yenisini istedi. Nerede o eski lakerdalar dedi içinden... Sadık, her zaman ki garsonu, buz gibi bir şişe soğuk su getirdi. Hesabı istediğini belirtir el işaretine "anladım abi" tarzında bir kafa eyme ile cevap verdi Sadık.

Hesap her zamanki, müzik her zamanki, düşünceler her zamanki. Demir almak zamanı Nusret, eve gitme vakti... Ceket omuza, sağdan sağdan... yavaş ama hızlı... Hadi Nusret ev bekler seni...


Sağlıcakla Kalın


Vosmanius

Cuma, Nisan 11, 2008

Eski Defterler

"fotoğraf : Wowturkey.com / Ben bu kadar eskisini hatırlamamakla beraber, resim hoşuma gittiği için kullanmak istedim."

Sene kaç hatırlamıyorum. birkaç genç Kadıköy Bostancı'da adına "merkez" dedikleri bir yerde her cuma akşamüstü toplanıp demlenirlerdi. İlk zamanlar Bostancı sabit pazar'ın şu an otopark kısmında. Sonraları sanıyorum Kasaplar Çarşısı köprüsünün dibinde şu an bi sürü kokoreçci olan yerde. O zamanlar sahil yolu yok ama başlanmış... Her Cuma toplanan gençler herşeyden her telden konuşuyorlar... Sami, idealleri olan ve bir çeşit komünizme sempatisi olan bir Malatya'lı. Ercan, Batman doğumlu ve insanlık, hakça yaşam için fikirleri ile aşka inanan bir genç. Erol, mizahı ile düşünceleri ile İstanbul doğumlu. Fikret, ileride yasadışı işler yapacağı belli bir genç. Anadolu'nun bağrından gelmiş birçok kişi daha ile sayıları 5 ila 7'yi geçmeyecek bu gençler, aldıkları alkolün de etkisi ile "merkez"de boylarından büyük konuları irdeleyip, gecenin sonunda Ahmet Kaya'dan çok yanık bir şarkı ile sessizce evlerine dağılırdı. Sami'nin enteresan fikirleri ile aslında devlet yönetmenin eşitlik ilkesi ile olduğuna, Ercan'ın anlattıkları ile ihmalkarlığın büyük sorunlar yaratabileceğini, Cebeci'nin aşk, kadınlar üzerine anlattıklarının bire bin katmak olduğunun farkında kendilerine paylar çıkarabileceklerini, Fikret'in anlattıkları ile nasıl dikkatli bireyler olunabileceğini, Erol'un anlattıkları ile nasıl gülünebileceğini anlarlar ve hoş bir şarkı ile sarmaş dolaş olup kardeşliği tüm benlikleri ile hisseder kendilerince tüm sorulara cevap bulmuş şekilde evlerine doğru yol alırlardı.

Bu akşam birden bire aklıma gelen bu anımı sizlerle paylaşmak istedim. Neden mi? İsimlerini zikrettiğim arkadaşların paylaşımları, yaşanılanlar ve gelinen durum açısından :

Sami : Amcasının marketinde üç kuruş paraya köle gibi çalıştı.

Ercan : Bostancı sabit pazarda tezgah açarak başladığı iş hayatına 3 dükkan ekledi. Pazarın başkanı oldu. Pazarın lav edilmesi sonucu güzel bir yerde bir dükkan açıp oyuncak satmaya devam etti.

Erol : Yıllarca ailesi ile çalışıp, otuzlu yaşların ortasında kendi kanatları ile uçmaya karar verdi. İstanbul'u terk etti.

Fikret : Okulu tamamlamayıp, yasadışı işlere bulaştı. Bir çete kavgasında bıçaklanarak öldürüldü.

Cebeci : Panjur işine girdi. Çelik kapı, alüminyum pencere ve sonrasında dekorasyon işlerine daldı. Sonraları bir takım krizleri atlamayarak dükkanını kapatmak zorunda kaldı.

Ortak hayaller, hayal olarak kaldı. Ama o yaşananlar çok ama çok müstesna olarak kaldı. Yıllar oldu bu arkadaşlar bir araya gelemedi. Şu an aramamızda olmayan rahmet istedi. Diğerlerinin ise kulakları çınladı sanırım.

Kalın Sağlıcakla,

Vosmanius

Cumartesi, Mart 29, 2008

Güneşin Doğuşu

Güneşi doğurmadan üzerine kalktı. El yordamıyla giyindi. Yalapşap bişiler attı ağzına. Traş olmaya gerek yoktu. Neredeydi bu kahrolasıca yeleği? hah buldu. Bu saatte fırında açık değildir ki diye düşündü. Olsundu. Evden bir iki parça yiyecek bişiler aldı yanına... Deniz ne kadar da süt limandı... Bu sessizliği pancar motor bozacaktı... Olsundu...
Balık tutası vardı hemde çok. Ama tutamasa da farketmezdi. Kırağı yağmış teknede oturduğu yer kıçını ıslatmıştı. Buna bile aldırmadan yol aldı. Pata pata pata... Kimsecikler yoktu denizde... ne balıkçılar ne balıklar... Erken kalkmış olmak onu mutlu etti. birkaç saat sonra güneşin doğuşunu seyre daldığında, oltaya balık vurduğunu farketti. Nereden çıkmıştı bu balık şimdi? tam da güneşi doğururken? ufak bir hanos güneşi görmek istemişti herhalde... Çekti sandala...
Bir iki saatin hasılatı; bir ispari bir kaya balığı 3 hanos. Kaya balığı geldiği yere döndü diğerleri kovada... Vakit dönme vakti...

Vosmanius

Perşembe, Şubat 14, 2008

Sevgililer Gününe Dair...


Daha evvel belki de çok ifade eden bu güne dair yazacak hiçbir şey gelmedi, gelemedi aklıma... Ama imdadıma sevgili babam yetişti... Buyrun okuyun... Tüm sevenlerin sevgililer günü kutlu olsun







"Sevgili Dostlar,

''Merhaba nasılsınız?'',''Teşekkür ederim'',''Doğum gününüz kutlu olsun'',''Seni çok seviyorum'' gibi sözcükler ne yazık ki şu geniş ve eşsiz topraklar üzerinde yaşamakta olan insanımızın büyük çoğunluğuna pek bir şey ifade etmiyor. Ticari yönü bir yana, dilerim ''Sevgililer günü'' bir hatırlama ve nezaket miladı olur bundan böyle.Elbette pastane-postane köşelerinde buluşulup bir takım sevgi sözcükleri söylenecek.Ama asıl önemlisi saygı ve sevgiyi dile getirirken cimrilikten olabildiğince uzak durulması.
Şu anda sevdiklerinden ayrı ya da uzakta olanlar sakın gereksiz telaşa girip üzüntüye kapılmasınlar.Kitaba,çiçeğe,doğaya,hayvana,kediye-köpeğe sevgi sunabilmek de bir başka hünerdir.
Unutulmasın ki,Mevlana tasavvufunda yaradılışın,hayatın manası aşktır. Burada her ne kadar
ilahi aşktan söz ediliyorsa da O her şeyden önce bir GÖNÜL EĞİTİMCİSİ'dir.
Mevlana Mesnevi'sinde insanlara sevgiyi,gerçek aşkı,örnek insan olmayı,güzel ahlak,
dürüstlük,cömertlik,çalışkanlık,alçak gönüllülük,sabır,doğru sözlü olmak,başkalarının
iyiliğini istemek,helal lokma yemek,Hakka şükretmeyi hikayelerle anlatıyor. Sadece hikaye
olsun diye de bunlardan söz etmeyip,kıssadan hisse alınması için tüm insanların yararına
sunuyor.
Mevlana'nın duru ırmağında beyinleri ovup da ''Seni seviyorum'' diyebilmek,bu sihirli
sözcüğe daha değişik bir anlam katacaktır muhakkak. O halde gününüz kutlu,sevginiz yürekten olsun."
Baha Pir

Pazar, Ocak 27, 2008

Küçük Bir Dörtlük


Mailboxumda buldum bu dörtlüğü, çok samimi bulduğum için paylaşmak istedim...



Bugün şapkanı kokladım.

İçime çektim iyice kokunu.

Sonra özledim, özledim, özledim...

İçim acıdı... Sustum... belli etmedim!

Küçükev ve Horoz


Hani nohut oda bakla sofa tabir edilir ya… İşte tam öyle bir evde yaşadım bir müddet Eski Datça’da… O kadar sevdim ki o evi… kalibresine uygun, adına “küçükev” dedim. Taş yığma olan bu evi sakız gibi beyaza boyayıp, daha da şirin bir hal almasına sebep olduğuma inanıyorum. Kapıdan hemen girişte karşıda tuvalet. Sol tarafta yaşam alanı ve mutfak sağ tarafta ise yatak odasından mütevellitti evim… Kocaman bir bahçenin içinde yeralıyordu evim. Çok samimi söylüyorum, bahçenin keyfini hiçbir zaman süremedim. Gece geç vakit gelip, kapının önünde bir iki kadeh içip, gökyüzündeki yıldızlara bakıp, yorgunluk atıp, girer yatardım… Çok keyifli anlardı onlar. Burada yani Datça’da hayatımda görmediğim kadar yıldız gördüm… Yıldız derken şöhret değil… gökteki yıldızlardan bahsediyorum… Hangisi küçük ayı hangisi büyük ayı bilmem ama hepsi birbirinden güzel… Çoban yıldızını hep bir uydu ile karıştırırım. Ama benim kabahatim değil… İnsanoğlu orayı da kendi çöplüğü gibi kullandığından, o cisimleri yıldızlarla karıştırabiliyoruz… Bunu söyledikten sonra aklıma Maşukiye’de bütün bir akşam mehtaba içtiğimi sanıp, çalıların oraya yaklaştığımda onun bir gece lambası olduğunu farkettiğimdeki halim geldi… Çok komikti… :-D

Neyse, Bir akşam küçükev’de rutin merdiven muhabbetinden sonra, yatmak üzere odama çekildim. Gecenin bir yarısı uykumdan bir fırlamak fırladım ki görmeniz gerekirdi… Ses bir böğürtü, boğazlanan biri ne biliim korkunç bir ses işte… Neden sonra bunun bir horoz sesi olduğunu anladım… yatakta doğrulmuş bir şekilde gözlerimi ovalarken, bu horoz cayırtısının nerden geldiğini kestirmeye çalışıyordum…Yataktan doğrulup, uyku sersemi terliklerimi aradım… Tuvalete baktım. Salona baktım… Bakacak oda kalmadığından kendimle şüpheye düştüm… Acaba bu bir rüya hatta kabus muydu? Kapıdan dışarı baktım…Salonun penceresinden de… Ama ortalıkta hiç kimsecikler yoktu… kaşına kaşına tekrar yatağa döndüm… Birden yatak odasında ayak ucunda olan pencereden dışarı da bakasım geldi. Perdeyi araladığımda, hayatımda hiç unutamayacağım bir görüntü ile karşı karşıya kaldım…
Gagası sonuna kadar açık üçgen dili ritmik olarak oynayan, boynunun tüyleri diken diken olmuş, muhtemelen dünyanın en çirkin horozu penceremin önünden odama bağrıyordu poposunu yırtarcasına… Yalan yok korktum… Tarih öncesi minyatür bir dinazora benziyordu… Fakat şaşkınlığımdan silkinip, hemen kapıdan çıkıp kovaladım o hilkat garibesini… Garip bir meydan okuma sesiyle uzaklaştı olay mahalinden… Baktım arkasından, O da yan evin duvarından kafasını tuhaf bir şekilde sallayıp, karanlıkta kayboldu… Bir anlam veremedim ama çok uykum vardı. Hemen bıraktığım yerden devam üzere elektrikli battaniye ile ısıtılmış yatağıma geri döndüm.
Fakat bu anlattığım olay hemen hemen her gece yaklaşık birkaç hafta devam etti. İlk zamanlar korkarak uyanırken, sonlara doğru el yordamıyla, istifimi bile bozmadan pencereye doğru “şşşşt, hoooşşşt” gibi nidalarla olayı savuşturup tekrar uyuyabilir oldum.
Bir gün, yanılmıyorsam bir anneler günü arifesinde, işletmemin bir takım eksiklerini tamamlamak üzere, sabahladım. Sabahladım çünkü Kaymakam Bey mahallemizi ziyaret edecek, işletmemi gezecekti. Dolayısı ile herşeyin kusursuz olması gerekiyordu… Dolayısı ile işim bittiğinde saat sanıyorum 5 suları felandı… En azından bir duş alıp az bişi uyuyayım diye “küçükev”e çıktım. Tam eve yaklaştığımda, bir baktım ki bizim hilkat garibesi, kanatları kabartmış, gagası sonuna dek açmış, hazırlık içersinde… Öttü ötecek… İşte tam o an, sağ elimi hafif yumruk yapıp, sol elimi gergin bi şekilde sağ elimin üzerine “şrrraakk!!” diye yapıştırıp, “Nihahahaa nooldu bunu beklemiyordun değil mi? Uyandıramadın işte! Nihahahaa karizma iki paralık oldu!!!” diyerek bağırdım. Neye uğradığını şaşıran horoz şaşkınlığını atıp çağanoz gibi yüriyerek ve mırıl mırıl sesler çıkartarak yan bahçeye gitti… Bu onu derinden yaralamış olacak ki bir daha pek uğramadı pencereme… Ama tabi bu olay Eski Datça’da tarafımdan anlatıldığından, sahibi olan komşumun da kulağına gitti. Birgün komşum beni görüp olanlardan dolayı çok üzgün olduğunu, horozu adına özür dilediğini söyleyince, “Ne olacak yahu horoz bu laftan anlamaz boşver” dedim. “Yok abi kesçem ben onu” dedi… Çok geçmeden suyuna da pilav yaptı herhalde… Bugün rahmet mi istedi ne? Aklıma geldiği için paylaşmak istedim…

Sağlıcakla Kalın

Vosmanius

Cumartesi, Ocak 05, 2008

Yalnızlık

Ateş yanıyordu... ben, şöminenin karşısında, kaç saattir oturduğumdan bihaber ateşi seyrediyordum. Tüm sevdiklerimden uzak, öyle seyrediyordum ateşi... Ateşte bir kadın vardı. Kıvrak, işveli, fettan... müzik olmaksızın dansebilen ve baştan çıkartan... hani biraz kendimi bilmesem üçüncü, ikinci veya en birincisinden yanık işten bile değil... taş duvarla örülü yalnızlığımın illüzyonları beynimin çeperlerinde...
Kişi yalnız doğar. İkiz ve daha çokuzlar hariç. Yalnız ölür. Kitleseller hariç. Kalabalıkta bile yalnız hissedebilir ki çoğu zaman ben hissederim... manyak mıyım hayıııır kesinlikle değil... Fakat bir müddet yalnızlık vahşi eder insanı. Birini tanıyorum çok yakından, çok sosyalken, çok meziyeti varken, o meziyetleri ile birçoğunu cebinden çıkartır ve çıkartabilecekken, bıraksan kimseyle görüşmez... dönemin çok popüler bir okulundan mezun... yaşıtları biryerlerin en fevkine gelmiş. Ama gel gör ki bahsettiğim kişi, içinin en derinliklerinin ta dibinde, inzivada... sevmediği bir hayat yaşıyor... Yalnızlık kimi zaman iyidir ama abartmamak lazım... Yalnızlık ufak çaplı bir uyuşturucudur. Alıştın mı geriye dönemezsin... Çık kalabalığa, nefreti kopar içinden... kimse sandığın kadar kötü olmayabilir. Bu kötülüğü kendine yapma... Ben çok dinledim kendimi... ve farkına vardım ki, Sevmek en büyük ilaç... doğayı sevmek mesela, yemyeşil ağaçtaki portakal veya kafasına göre biten bir semizotu... bahara çok kala bir zamanda açan badem çiçekleri... doğaya şapka çıkartmak için aklıma bir anda gelenler. Sevelim, herşeye rağmen. Gösterelim karşılık beklemeden... Söyleyebilelim elimizden uçup gitmeden...
Sağlıcakla Kalın
Vosmanius
Sait Faik hikayeleri üzeri Zülfü Livanelli tarafından yazılmış bu satırlar gibi...
"Dünyayı güzellik kurtaracak,
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey
..."
Tamamı :
Bir kıyıdan baktım dünyaya
Ellerimde tuz, avucumda sedef
Bir mavilik,
Bir açıklık
Özgürlük hasreti yüreğime vuruyor
Nerede, nerede insanlar?
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey
O üzüntü birden gelir
Yağmurlu havalarda
Yeniden kurarım dünyayı
Ben kederlerle
Kimseler aşık değil mi bu şehirde?
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey
Hava, martılar, ışıklı şehir sarhoş ediyor beni
Yosun kokusu
Hilesiz kucaklamak istiyorum dünyayı,
Şehri ve seni
Dünyayı güzellik kurtaracak
Bir insanı sevmekle başlayacak herşey

Cuma, Ocak 04, 2008

Deniz Dinlendirir Adamı...


Öncelikle hepinize mutlu yıllar...


Aklımda o kadar çok şey birikti ki yazacak... Ama bir türlü bilgisayarın başına geçemedim. Bu aralar tekne restorasyonuna verdik kendimizi... yakında hikayesini en azından "önce-sonra" tarzında resimlerini koyacağım siteye... Restorasyondan vakit ayırıp, ara sıra denize de çıkmaya başladık. Balık tutma amaçlı ama balık tutmaya muvaffak olamadan :-D


Bugün öyle bir manzara vardı ki denizde... inanılmaz fikirler verdi... İnanılmaz hikayeler canlandırdı bende...


Sabahın 06:30'unda denizdeydik. Gri bulutlar Symi'nin üzerini kaplamıştı... Belli ki yağmur yağacaktı. Umarım ıslanmazdık. Elimde kalınca bir misina ile balık tutmaya çalışıyordum aynı esnada aklıma elimizden kayıp gidenler geliyordu. Ne garipti beşer ilişkileri, ne garipti insanın ta kendisi... verilen kararların haklı çıkmak adına türetilen bahaneleri, bu bahanelerin ardına alınan şahitler... Hava gitgide dönmeye başladı... Şiddetli bir yağmur yağmaya başladı... yağmur hep gözyaşını getirir aklıma... insanla içiçe gözyaşı dökmeden olur mu? Dökebilmeli insan gözyaşlarını erkek bile olsa... Bakmayın "erkekler ağlamaz" diyene... erkek de gözyaşı döker... insansa...


Şiddetli yağmur dindi... soğuk iliklere işlendi... Bulutlar Datça'nın üzerini aşıp, köylere ilerledi. Balıklar yine dalgalarını geçtiler... Geri dönme zamanı limana, bir adaçayı, bir kuşburnu...


Sabah erken kalkmak ne güzel... Balık tutamadık ama en azından kendimizi dinledik...


Sağlıcakla Kalın


Vosmanius

Pazartesi, Kasım 05, 2007

Fatmagül'ün Suçu Ne?


Aradan uzun zaman geçti. Uzunca bir süredir yazı yazılmadı. Esasen bir sürüsü aklımda, beynimin kıvrımlarında. Hikayelerin yanısıra, yaşanmışlıklar, hissedilenler, haykırılmak istenenler...

Genel anlamda iyi bir adamım ama bu aralar kendimi tanıyamıyorum. Kötüymüşüm gibi geliyor. Kendi iç dünyamda kendimi tanıyamaz hale geldim. Ertelediğim bir takım işlere verdiğim cevaplar beni ürkütüyor... Yapmak istemediğim bazı hareketler yapıp üzüyorum hiç haketmedikleri halde insanları. Biliyorum. Bir "Alo" desem bile yetecek... Ama yapamıyorum... Özür diliyorum...


Fatmagül'ün suçu ne?

Bir yandan aklım olup bitenlere takılıyor. Neden koskoca devlet bir iki çapulcuya bu kadar yiğit verebiliyor? Neden bir sabah kalkıldığında deniz süt liman olamıyor Türkiye'mde? Şu an televizyonda, Kasımpaşalı edasıyla ABD'den bildiriyor Başvekil RTE. Seçim öncesi ve sonrası istemediğimizi defalarca beyan ettiğimiz halde sandıktan çıktılar. Hergün onlarca şehit cenazesinde tonlarca gözyaşı akıyor. Azınlığa mensup bir gazeteci hunharca öldürüldükten sonra bu işi öven klipler yapılabiliyor. Terörist dedikleriniz Mecliste geyik derisi koltuklarda oturabiliyor. Ama sol yıllardır muhalefet olmaktan sıkılmıyor.Milyonlarcası bu gidişata karşıyken, biz neden bu durumdayız? biz kaç kişiyiz? Basın'ın durumu ne? Nedir tüm bunlar?

Fatmagül'ün suçu ne?


Fatmagül'ün Suçu Ne? : 1986 yapımı bir Türk Filmi. Yönetmen : Süreyya Duru, Senaryo : Vedat Türkali, Oyuncular : Hülya Avşar, Aytaç Arman