Salı, Şubat 14, 2006

Sevgililer Günü Üzerine...


- Yok kardeşim ne alakası var? Bunlar tamamen ticari uydurmalar…
- Yahu ne sevgilisi? 40 yıllık nikahlı karım ne sevgilisi, ne sevgililer günü?
- Ben anlamıyorum… yani sevgiyi neden bir güne sığdırmaya çalışıyoruz? Anneler, Babalar, Sevgililer günü gibi…

İtiraf etmem gerekirse bazı zamanlar bende böyle veya kısmen buna yakın düşündüm. Ama şimdi ne kadar yanıldığımı anlıyorum. Elbette ticari kaygılarla oluşmuş günler bunların çoğu. Ama nesi kötü ki sevdiğini bu seçilmiş günde düşündüğünü göstermek? Bugün yalnız insanları düşündüm. Hayatı boyunca yapayalnız kalmış insanları. Keşke elimden bir şey gelse ve hep bir araya gelip, bari özel günlerde bir araya gelip, yalnızlıklar paylaşabilse… Çok iyimser ve idealist biliyorum. Lakin o yapayalnız insanlardan farkım var kalbim kocaman ve dopdolu. Yalnızım şu an ama geçici olduğunu biliyorum. Bu yaşananların bir sınavdan ibaret olduğunu biliyorum. İstediğim an istediğim yerde olabileceğimi biliyor ve güç alıyorum. Şimdi aklıma hiç de adı ile bağdaşmayan yazıları olan bir yazar geldi. Beni çok etkileyen bir yazısı vardı. “Ne olur geç olmadan, sevdiğinizi söyleyin. Çünkü bunu söylediğinizde çok geç olabilir” diyordu. Sevdiğinize sıkı sıkı sarılıp, onu ne kadar çok sevdiğinizi söyleyin. Bir demet çiçek veya en azından dudaklardan dökülen sevgi sözcükleri paha biçilmez birer armağandır… bunu hiç unutmayın. Hatta çiçeğe veya sevgi sözcüklerine burun kıvırıyorsa sevdiğiniz, hemen uzaklaşın oradan… Esas sevgi esas aşk belkide bir çakıl taşı verdiğinizde ellerine, gözlerinin parlamasını seyretmektir yada tutkulu bir öpücükle kalplerin deli gibi atması…

Tüm sevenlerin, sevilenlerin, terkedilen, terkedenlerin, hasret çekenlerin, hiçbir zaman kavuşamayacakların ama her zaman sevgilerinin değerini bileceklerin kısaca tüm sevgililerin, sevgililer günü kutlu olsun… Sarılın, sımsıkı sarılın sevdiğinize…birbirinize SENİ SEVİYORUM demekten çekinmeyin...

Vosmanius

Perşembe, Şubat 02, 2006

Kaçın Geliyor..

Bir toplantıda konuşmacının arkasındaki pano devriliyor. Ama suratlardaki panik!!! sanki resimdeki kişi yattığı yerden kalktı geldi. Hey Büyük Atam resmin yeter bir de hakkikaten kalkıp gelsen... Vay bazılarının haline... :-)

Tek Kişilik Eğlenceler


Loş bir balıkçı meyhanesi etrafta balık ağları, ağların üzerinde envai çeşit kuru balık, deniz kabukları, can kurtaran simitleri… duvarlarda küçük dörtlükler… rakı üzerine, dostluk üzerine, içme kuralları üzerine…karşı duvarda bir şömine…karşı masada yalnız bir adam tanımam etmem… açlığı bastırmak üzere oradayım… mezelenirken yağan yağmurdan dışarıya bakmaya çalıştım. Gözgözü görmüyor… kafamı karşı masaya çevirdim. Adam belli ki epeydir burada, masada oldukça fazla küçük tabak ve izmarit var. Gözüm daldı bir an karşı masadaki adamla tanıştığımızı ve en ince ayrıntısına kadar tanıdığımı düşündüm bir an…

Kalktım dikildim başına… “naber abi?” Diye sordum. İyiyim dercesine omuzlarını oynattı… dertli herhalde dedim içimden buyur etti masasına… çektim sandalyeyi oturdum… “n’ooldu abi bir derdin mi var?” Diye sordum... “Hiiiiç” dedi “kış geldi böyle oldu… kış geldi herkes gitti.” Anladım ki adam kendini çok yalnız hissetti. Duvarlara baktı, kendi kendiyle konuştu… ateşi seyretti. Ağladı bazen… bazen güldü… ama kendini çok yalnız hissetti. Anlattığına göre Göçmen kuşlar başının üzerinde giderlerken el sallamış. Ekmek atmış ilerilere belki göçmen kuşlardan acıkan vardır da gelir yalnızlığını paylaşır diye. Ama onların yolu uzun bir de H5N1 virüsü başlarında… durmamışlar. Göz ucuyla bakıp kanat çırpmaya devam etmişler. Adam ısrarla mutlu olmalısın mutlu olmalısın diye tekrarlamış kendine… “Bak” dedim “bahar geliyor buralara, bademlere kar yağdı sanma onlar çiçek… nergis çiçeğini bir tek çingenenin tezgahında yetişir sanırdın bak… dağ taş nergis, papatya, anemon dolu… bunların sana yaşama sevincinin yanısıra umut aşılamalı… Hayata aşık değil misin? Hayatın kıvır kıvır saçlarına tutunmuş değil misin? Hayat ki tosbağa hızıyla ilerleyen mutlu umutlu olduğunda bir küheylana dönüşmüyor mu? Bahar geliyor buralara her taraf uyanıyor. Şimdi hoplamak zıplamak zamanı. Kan değişik akar damarlarda, sana ait kadınları düşün hepsi sevmiyor mu seni? Peki ya sen onları?” Adam başını onaylarcasına salladı. Sigarasından bir nefes çekip gözlerini kısarak rakısından bir yudum aldı. Tekrar açtı gözlerini ve gözlerime dikerek hafifçe gülümsedi. Daha doğrusu ağzının sağ tarafı oynadı. Gülen gözlerle bakmaya devam ettim adama. Sonra bir şimşek çaktı… sıçradım yerimden, yağmur bardaktan boşanırcasına yağmaya devam ediyor…kafamı çevirdim karşı masadaki adam çoktan gitmiş. Garson gözünü bana dikmiş, hesabı ne zaman isteyeceğimi sorar gibi bakıyor. Amma çabuk geçiyor vakit hayal kurarken… kolumu kaldırıp, hesabı istedim… insan yalnızken ne garip eğlenceler buluyor diye geçirdim içimden… gülümsedim garsona… adam mı? Hiç tanışamadık ki? :-)

Perşembe, Ocak 26, 2006

Aradığınız Huzurlu Ortam


Apart Otel olarak 2006 yaz sezonunda hizmet vermeye başlayacağımız Eski Datça Evlerinde, hedefimiz büyükşehir sıkıntısından, stresinden uzaklaşmak isteyen siz değerli doğaseverleri özgün ve ince detaylarla bezenmiş, son derece tipik bir köy ortamında, dinlendirmek ve ihtiyacınız olan huzuru sizlere verebilmektir.

Eski Datça Evleri iki ayrı evden oluşmaktadır... İncir ve Badem. İncir tipi apartlarımız 2 kişilik stüdyo tipinde oda+banyo şeklindedir. Yaşam alanı bir mutfakçık ve yatak odasını barındırmaktadır. Badem tipi apartlarımız en fazla 4 kişiliktir, yaşam alanı+yatak odası+banyodan oluşmaktadır. Yaşam alanı aynı zamanda mutfak barındırır. Her iki tip evimizin vazgeçilmezi şöminelerimiz ve taş mimarimiz yörenin tipik özelliklerini yansıtmaktadır. Badem tipi evlerimizin önünde yeralan müştemelatımız stüdyo tarzda düşünülmüş, daha minimalist ve otonom olmak isteyen değerli misafirlerimize tahsis edilmek üzere dizayn edilmiştir. Ayrıca Eski Datça'yı gezerken soluklanacağınız bir de cafe'miz siz değerli misafirlerimizin hizmetine girecektir.

www.eskidatcaevleri.com

Edirne

Benim için hakikaten farklı bir yeri olan Edirne'yi bir de Şerif Mumdöken'den dinleyin...


Eğer yolunuz düşerse size mutlaka tavsiye edebileceğim,gezip görmeye değer şirin serhat şehri eski adı ADRIANAPOLIS şimdiki Edirne ye gitmenizdir. Tarihi ve kültürel zenginliği ile dikkat çeken bir kent. Bu şehir e nereden girerseniz girin sizi yüksekte asılı gibi görünen Selimiye camii karşılar. Mimar Sinan’ın en önemli yapıtlarından biridir.Dört minaresi ve 999 adet penceresi vardır, Balkan harbinden kalma camii kubbesinde halen izleri belli olan atılan toplardan aldığı hasar vardır.
Bu camii ile ilgili küçük bir de hikayesi vardır:Daha burada camii yok iken,yerinde güzel bahçeli bir ev ve bu evde yaşayan yaşlı bir kadın varmış,bahçesi rengarenk laleler ile bezeli imiş,oradan geçenler gıpta ile bakarlarmış.Bir gün Mimar Sinan demişki;teyzeciğim bu evin yerini bize ver buraya güzel bir eser yapalım demiş.Kadın kabul etmiş ancak bir şartla demiş,
Benden hatıra olan bir şey olsun!! Şüphesiz Mimar Sinan kabul etmiş ve hemen inşaat a başlanmış,mihrabın alt kısmına mermerden bir lale koyalım demiş.Ancak ustalardan biri yanlışlıkla lale’yi ters koymuş ve o Günden bu yana lale ters durmaktadır.

Yine Mimar Sinan’ın büyük bir usta olduğunun kanıt’ı olarak; zamanla camii ‘nin bahçe duvarı yıkılır ve yıkıntı’nın arasından deri üzerine işlenmiş olarak camii’nin teferruatlı bir kroki’si ve
Herhangi bir yıkılma sırsaında ne ile ve nasıl tamir edileceğinin tarif’u bulunmuştur.
Edirne ye bağlı ilçeler Enez,Havsa,İpsala,Keşan,Lalapaşa,Meriç,Süleoğlu ve Uzunköprüdür.
Edirne küçük bir yer olduğundan gezilecek yer olarak Saraçlar Caddesi vardır,bu Cadde üzerinde sağlı sollu dükkan ve mağazalar vardır.

Camii’lerin en önemlileri Selimiye,eski camii,üç şerefeli camii ve muradiye camii’dir.
Saraçlar Caddesi üzerinde yeralan Alipaşa kapalıçarşısı vardır: bu çarşı’nın orta kapısında
Edirne’ye has özel ciğer lokantaları vardır,başka hiçbiryerde böyle ciğer yiyemezsiniz;
Ciğerler cips şeklinde ince kesilerek kızgın yağda kızarırı yanında yine kızarmış kırmızı kurutulmuş kırmızı biber vardır ve Cola ile mükemmel bir öğle yemeğidir.

Yine Edirne ‘nin meşhur sayılan Afyon kaymağına benzer Devamisk’i vardır.Eski Camii yanında bulunan küçük kapalıçarşı olan Arasta da ,rengarenk meyve şeklinde özel süs sabunları satılmaktadır.

Veya sıkıldığınızda Meriç nehri kenarında bir çay bahçesinde oturup çayınızı yudumlayabilir,güzel bir gün geçrebilirsiniz.

Kapıkule tarafından Edirne ye giriş te sol tarafta büyük bir meydan vardır,her yıl burada Kırkpınar güreşleri yapılır,bu bir Festival niteliğinde olup,yerli ve yabancı turistlerin akınına uğrar.Aynı zamanda yerli ve yabancı folklor gurupları gösteriler düzenlerler.

Edirne ye çok yakın olan Yunanistan a açılan kapı olan Karaağaç dan hafta sonları onlara göre çok ucuz olduğu için Yunanlılar gelir alışverişlerini yapıp,aynı gün geri dönerler.

Ayrıca Kapıkule en büyük sınır kapılarımızdan olduğu için yaz kış buradan sayısız araç ve insan geçer ve Edirne ‘ye uğrayıp harcama yaparlar.

Son yıllarda Edirne de diğer şehirler gibi büyümektedir,İstanbul ‘dan Edirne ye girerken sayısız yeni yerleşim yerleri kurulmuştur,yeni Trakya Üniversietesi de burada yer almaktadır.

Kısacası Edirne gezilmesi ve görülmesi gereken güzel şehirlerimizdendir.

Yeşile yaslanan bir mavilik Edremit Körfezi

Sevgili Dost Şerif Mumdöken'in kaleminden bu soğuk kış günü sizi alıp götürecek bir yazı... Sözümü biraz gecikme ile de olsa tutuyorum...


Edremit körfezi,tertemiz denizi ve az rastlanır altın kumlu,gümüş mehtaplı plajları,doğa harikası Kaz Dağı (İda) me mitolojik değerleriyle ünlüdür.
Edremit ‘in eski adı Atramytteion,Adramiti olarak geçiyor Edremit ‘in Akçay beldesi masmavi uzun sahil şeridine sahip olup gezilmeye değer bir yerdir.Birçok pansiyon ve Çadır Kamp yerlerinden seçim yapmak mümkündür.Ancak Kaz dağlarından denize dökülen Akarsu ve Çay’lardan dolayı deniz suyu yaz da olsa oldukça serindir.Her zevke hitap eden bir yerdir.
İster denize girin,isterseniz Kaz dağlarında yürüyüşe çıkın,veya Akçay yakınında Güre kaplıcalarına gidin.Veya çok sıcaktan bunalırsanız yine mangal ve yiyeceklerinizi alıp buraya
Çok yakın ancak özel aracınızla gidebileciğiniz Pınarbaşı mesire yeri vardır.Ağaçlık ve akarsuların döküldüğü bir yerdir aynı zamanda burada Alabalık üretilmekte olup bu balıklardan satın alabilirsiniz.Buradaki sular dağlardan geldiği için buz gibidir ve sıcaktan bunalanlar için bulunmaz bir fırsattır burası.Akçay bir zeytin ve zeytinyağı beldeside diyebiliriz.İstenildiği takdirde Akçay dan minibüslere binerek ½ saatlik bir yol katederek Küçükkuyu adlı sakin ve çok güzel bir balıkçı kasabasına gidebilir ve çok güzel bir gün geçirebilirsiniz.Burada deniz o kadar cömerttirki sanki denize elinizi sokup balıkları alacakmışsınız gibi gelir.Balık tutmak ve doğa’nın tadını çıkarmak için biçilmiş kaftandır burası.Yeşil ile mavi’nin ahenk içinde birleştiği bir yerdir burası ve geldiğiniz için asla pişman olmazsınız.
Akçay’ın bir de efsanesi vardır ayrıca bu limanda da bir heykeli ile de ölümsüzleştirilmiştir Akçay belediyesince.
Rivayete göre bir zamanlar Çanakkale nin Ayvacık yöresinden ‘’Cılbak baba’’ adlı bir çoban eşini öldürür,kızını yanına alır ve Edremit’in Güre köyüne yerleşir.Baba sürülerini otlatırken kızına da sıkılmasın diye birkaç kaz alır.Birlikte yola çıkar ve köye dönerlermiş.Cılbak baba ermiş olarak da anılır,yaşlanınca hacca gitmek istemiş,büyüyüp çok güzel olan kızını köyün imamına emanet etmiş,fakat köyün delikanlıları sarıkızın evlenme tekliflerine yanıt alamadıkları için Sarıkıza düşman kesilmişler,dedikodu ve iftiralar ile yıpratmaya çalışmışlar.O zamanlar uzun süren hac vazifesinden dönen cılbak baba bu vahim lekeyi temizlemek için ,biricik kızını öldürmeye kıyamamış ve kızını alıp kaz dağına bırakmak üzere yola çıkmış,bu dağdan hiçkimse sağ salim geri dönemezmiş.Bir oyuna getirerek kızını kaz dağında bırakıp köyüne dönmüş.Aradan yıllar geçmiş Sarıkız evliyalık mertebesine ulaşıp kazlarla dağlarda gezdiği dolaşırmış dillerde.Birgün Cılbak baba merak edip ve özleyip kzını görmeye gitmiş,karşısında kızını görünce pişmanlıkla af dilemiş.O sırada namaz kılmak için abdest almak istemiş ve kızında bir kova su istemiş ancak verdiği su tuzluymuş,baba tatlı su istiyorum deyince su birden talısu oluvermiş.O anda Cılbak baba kızının ermiş olduğunu anlamış ve kızına köye dön diye yalvarmış.Ancak kızı ben dönemem ancak köylüye benim masum olduğumu haber ver demiş ve Edremit’e bundan böyle bütün kızları sevdalı olacak diye beduua etmiş .Sarıkız’ın kazdağlarında bulunan türbesi bugün bile mumların yakıldığı,adakların adandığı bir yerdir.

Perşembe, Kasım 24, 2005

Kocaman Aile...


Bundan seneler evvel garip bir telaş içerisinde… hoplayıp zıplamak, haykırmak istiyordum… Beni çok mutlu eden bir haberi herkesle paylaşmak istiyordum… Sabahı zor etmiş… içimin titremesini zor kontrol etmiştim. Amacım ofise girer girmez koşarak dizlerimin üzerinde kayıp, ellerimi havaya kaldırıp “Baba oluyorum!!!” demekti… Ama örf ve ananelere göre belli bir zamana kadar ses çıkartmamak, ağır olmak gerekirmiş… bilmezdim… Yıllar sonra buğday taneleri gibi savrulmuşken hayat denen döveni tarafından… yine, yeniden benzeri bir haberle etrafıma baktım… geçen senelerle daha bir mülayim mi oldum nedir? Hoplayıp zıplayasım yok ama bir o kadar kadar da içim içime sığmıyor… yepyeni bir insan getirmek üzere yola çıktığımızın haberini almış bulunmaktayım….

Bu sefer biraz buruğum doğrusu… biricik karım benden sekizyüz kilometre uzakta… ben… yapayalnız… tam ortayaş sendromuna girdim girecem derken… koşarak dizlerimin üzerinde kayarak ellerimi iki tarafa açacak kadar yerim bile yokken… Tekrardan baba oluyorum… fısıltı halinde yanan ocağa, kadeh rakıya, ve bilgisayara söyleyebiliyorum… çıtır çıtır yanan ocak, arada pıtır çıtır, sanki havayi fişek patlatıyor… rakı kadehi dolup dolup boşalıyor… Sarmalamak, öpüp tebrikler üzerine tebrikler yapmak istediğim karım sekizyüz kilometre uzakta… mesaj attım… uyumuş… Sena’nın kedisi bıdık bile gelmedi kapıya, gelse onunla konuşacağım… Bilgisayar zaten çok ketum… sadece dinliyor… Bari bu sayfaları okuyanlarla paylaşayım dedim… ve başladım yazmaya…

Ailemize yeni katılacak olan zat… sanıyorum başına buyruk bir delikanlı olacak ki, ana-babasının planlarını hiçe sayıp, enteresan bir vakitte merhaba diyecek dünyaya… Varsın olsun… Fakat Melissa’yı buna alıştırmak lazım… kıskanmamalı onu… benim yaşayamadığım kardeşlik duygusunu dibine kadar yaşamalı… Kardeş her ne kadar Melissa’dan ufaksa da onu hep gözetmeli, korumalı… Nasıl aşılanır bilemiyorum… Biraz vakitsiz de olsa hoş geldin dünyaya evlat! İçimdeki kuvvetli ses senin bir erkek evlat olduğunu neredeyse haykırıyor… Gerçi hiç önemli değil… ister kız ister erkek… bahtın açık, şansın bol olsun… Gurur duyacağım seninle… Hoşgeliyorsun… Sefa getiriyorsun…

Melissa daha çok küçük yaşlarda “biz bir aileyiz” demeyi öğrenmişti anne ve babasına sarılarak, bu birliğin içine seni de sığdırırız evlat! Biz artık kocaman bir aileyiz… sana o kadar anlatacak şeyim var ki… Temmuzu iple çekiyorum... Tekrardan baba oluyorum a dostlar… Bana tekrardan bu mutluluğu yaşatacak ve hemen hemen tüm yükünü çekecek olan biricik hayat arkadaşım Zvart'a binlerce teşekkürler... Analık çok mukaddes ve bir o kadar da zor birşey... Cennet anaların ayakları altındaymış... Ne mutlu sana ki... ikinci kez analığı tadıyor, bana da babalığı yaşatıyorsun...

Erol Pir
23.11.2005
(yeni fert 4 haftalık)
:-D

Perşembe, Kasım 10, 2005


photo : E.Pir

Yeşil kırmızıya döndü buralarda… trafik lambalarından değil, yapraklardan bahsediyorum… Gerçi sadece şehrin merkezi sayılabilecek bir yerde var o lambalardan, onlarda genelde yanıp söndüğü için, oldukça dekoratif :-) Gelin görün ki evlerden, duvarlardan sarkan begonvillere inat, sarmaşıklar bir kızarıyor ki, ve bunu yazın o kavurucu sıcağında, gelene geçene gösteremenin birikimi ile olsa gerek, baharda yani sonbaharda nefesini tutmuş bir canlı edası ile kıpkırmızı oluverir… Bu sarmaşıklar kıpkırmızı etrafı süzerlerken, sonbahar papatyaları görürsünüz şaşırmayın… Bugün yoklama aldım “aşağıdan” 4 kedi, 2 köpek ve keneleri… bir iki kedide de pire vardı… ve tabi yerel halk… bütün turist kısmısı gitti evlerine… bir biz kaldık buralarda… Konağa kışlık kıyafetini giydirip, alnına bir buse koyduktan sonra, güzelce bağladık önünü… Mağrur, vakur konak, etrafa yağmurluğu ile daha da bi tepeden bakıyor… Haspam seviyor bu kıyafetini :-)

Ben küçükev’e yereleştim… kutu gibi küçücük bir ev burası… İki oda arasında seçim yapamadığımdan, genelde şöminenin olduğu odada ateşi seyrederek yatıp, uyuyakalıyorum… Burada bir ilki gerçekleştirdim. Hani sizler televizyon karşısında uyuyakalırsınız ya, ben radyo dinlerken, bilgisayarda resimlere bakarken ve ateş seyrederken uyuyakalıyorum… :-)
Küçükev, adından da anlaşılacağı gibi küçücük bir ev… ama o kadar şirin ki… kocaman bir bahçesi var ilgi alaka bekleyen… daha o ilgiyi gösteremedim. Ama hayalimde küçücük bir botanik bahçesi yaptım… Hatta kızıma küçücük ağaç bir ev bile kondurdum… garaj kapısı ile her sabah, akşam cebelleşsek de ileride anlaşacağız gibi me geliyor… bahçenin bir köşesinden, deniz bile görebiliyorum… Bir odam hem yaşam alanı hem mutfak hem şömineli oda, diğer oda ise yatak odası… Tuvalet te bu iki odanın arasında yeralıyor… Bu eve taşınmadan bir ikili koltuk, iki tekli ve katlanır masa aldım… Paraya kıyıp, bir buzdolabı ve çamaşır makinesini de ihmal etmedim… Yani anlayacağınız yeşenecek bir hale geldi… Her türlü lüksüm var… TRT1, TRT2 CNNTURK, KANAL D, SHOW TV çekebilen bir de yükselticili televizyonum var :-) Ehh, İnsan daha ne ister ki??? MP3, VCD ve CD çalan taşınabilir cihazımdan ve boyutu ile ters orantılı güçlü taşınabilir ses sistemimden de bahsetmedim daha… Oyyy oyyy teknoloji gözünü seveyim… Adresi öğrenir öğrenmez bir de telefon bağlatıp, ADSL olayına gireyim diyorum… :-) o zaman görün güncellemeyi, yazı yazmayı… Peeeeh!!!! :-D

Şimdi düşündüm de, amma çok kendi hayatımdan bahsediyorum… Hep aynı yer hep aynı yermeler… Çok sevgili dost, ve vosmanius.com’un müdavimlerinden, Şerif Mumdöken’in kaleminden değişik iller serisine başlıyorum… İlki Akçay… Sonrasında benim de bir sürü hatırlarım olan Edirne… Severek ve ilgiyle okuyacağınızı umuyorum… Hem bu arada bende birkaç yazı yazıp, biriktirmiş olurum… Zaten ufak ufak biriktirip yazıyorum ama… :-) Sizlere Sevgili Mumdöken’in birkaç marifetinden de bahsetmek istiyorum bu arada… Şerif Beyciğim, inanılmaz bir el yazısı kabiliyetine sahip, hattat gibi… Bir de çakıl taşlarına çok güzel resimler yapar… Eksik olmasın bana bir sürü hediye etmiştir… Nereye gitsem yanımda taşırım… Hatta bir tanesi burada yanımdadır. Profesyonel hayatında bambaşka bir meşgalesi olsa da sanatla arası çok iyi ve vakit ayırabilen nadir kişilerdendir… Teşekkürler Şerif Beyciğim. :-)


Atam, bugün seni bizden koparan günün sene-i devriyesi… 67 sene önce bugün, Diğer bir boyuta giderken, sanıyorum u kadar öngörüne rağmen bugün gelinen noktaları tahmin edemezdin. Ama hiç merak etme birçoğumuz, yani tatlı su kemalisti olmayan belli bir azınlık gelecek kuşaklara seni anlatıp, tabu olmadan, hizmetlerinle, görüşlerinle senin işlerine ve düşmenlerına karşı durmaya devam ediyoruz. Sen Türkiye’nin başına gelmiş en iyi olaysın… Sen çağdaş Türkiye’nin mimarısın ve sen bizim Atamızsın… Ruhun şad olsun…


Sağlıcakla,
Vosm@nius

10.11.2005

Gençlik, değişiklik


Kucukev&Safinaz photo:E.Pir

Kaçamak bakışlar…aynen liseli aşıklarınki gibi…uzaktan ama samimi…bizim zamanımızda yoktu ama olsaydı dibine kadar kullanırdık kesin…cep telefonunu…Smsler, çaldırırken dinletler veya başka şeyler… ben şimdi hatırlıyorum da, telefonu olan azınlık olarak “yok yok önce sen kapat” muhabbeti yapardık… :-)
Şimdikiler “çaldır-kapat” aşkları… Benim bir türlü kontör olayına aklım ermediğinden daha genç jenerasyondan yardım alıyorum… ve anlıyorum ki dünya hatta Türkiye inanılmaz bir hızla gelişiyor… Ferdiun Düzağaç “Alev Alev” diyor… güzel bir şarkı hatta marş gibi gençler arasında… ama ben daha damıtıp, daha bi anlar gibi söylüyorum… en azından ben öyle hissediyorum… bu da beni mutlu ediyor… hani ben bu kadar gencin arasında daha bi “abi” yim yaaa…

Şu an burnuma odun kokusu geliyor… biri soba yakıyor… fakat ağaç her neyse o kadar güzel kokuyor ki… bahçede bilmemkaçıncı rakımı içiyorum… bu arada karar verdim ben YENİ RAKI’cıyım.. Ne EFE ne MERCAN belki biraz BURGAZ ama illa da YENİ RAKI… kafamı göğe diktiğimde, bir sürü yıldız göz kırpıyor… onların şerefine içiyorum… ama hepsine birden… yoksa her birine ayrı ayrı içsem…:-)

Daha evvle dedim mi bilmiyorum lakin Balıkaşırandan nasıl akıllı geçmezse, ramazan da geçmiyor… ayıktan fazla sarhoş var buralarda… J buranın milli içkisi “EVİN” isimli şarap… rozesini denedim hiç fena değil doğrusu… 1,5-2,0 YTL ciklet fiyatı :-D burası hakikaten farklı burası hakikaten inanılmaz ve burası hakikaten çağın hem çok gerisindeyken çok ilerisinde… yakında taşınıyorum… şu an otuduğum ev bana biraz büyük geldiğinden
Daha küçük ama çok şirin bir eve geçiyorum. Nasıl bizim vosvoslarımızın adı varsa burada da evlerin ismi var… Ben şu an KASAPEVİnde oturuyorum… Ama KÜÇÜKEV’e geçeceğim… Belki her akşam yatmadan, “iyi geceler Laura, iyi geceler küçük John” diyeceğim… çocukluğumuzun “küçük ev”i gibi :-D

Burada inanılmaz gözlem yapabiliyor ve bunun mutluluğunu yaşıyorum… gözler hakikaten kalbin aynası olabiliyor… Bu hem çok ilginç ama bir o kadar da inanılmaz bir deneyim…

Farkına vardım ki ben buraları seviyorum… Burada çok fazla gizli kapaklı olay yok… ve bu benim çok hoşuma gidiyor…kişilerin en büyük eğlencesi dedikodu ama bunu bilmeden yaptıklarına eminim… küçük yerin büyük eğlencesi… :-P

Çarşamba, Ekim 26, 2005

Güneşe Yürümek...

Toprak yoldan sessizce yürüdü… etrafta bodur bitkiler ordusu. Bir an ne kadar da yemyeşil diye düşündü… kafasını biraz kaldırdığında, önünde bir sürü aşacak tepe olduğunu gördü. Atılası o kadar adım var ki güneşe ulaşabilmek için… O an aklına bugün gazetede gördüğü ve üzüldüğü bir haber geldi. Gencecik bir adam otelinde ölü bulunmuştu. Televizyonlardan iyi kötü hatırlıyordu o adamı… bir dönem popülerdi, kişiliksizdi, her talimatı anadan aldığı için ama böylesi bir sonu haketmemişti… Üzüldüğünü anladı… Sonra ölümü düşündü… Her ölüm vakitsizdi esasen ama ölüm çapayı çocuk veya gence attığında ister istemez sinirleniyordu… Sonra aklına gazetenin tümü geldi… İlk sayfa, üçüncü sayfa hep sansasyonla dolu değilmiydi? Sonra aklına genç manken geldi… Bu kızcağızın mahrem ve bir o kadar edepsiz görüntüleri internette yayınlanmış sonrasında tecavüze uğradığı ortaya çıkmış, genç kız bunu öncelikle yalanlamış sonrasında eski sevgilisini şikayet etmişti…

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye düşündü güneşe yürüyen adam… Bugün yine bir gazetede, extasy adlı bir uyuşturucu hapın sadece beş Yeni Türk Lirasına satıldığını dehşetle okumuş, en fazla İzmir’de ve özellikle ilköğretim kurumlarında satıldığı ayrıntısına akıl,sır erdirememişti… Hakikaten de nasıl bir dünyaydı bu? Sonrasında, musevi bir iş adamının Türkiye’deki tüm özelleştirmelere katılıp, bir şekilde ortak olduğu aklına geldi… Neydi tüm bunlar? Dünyanın sona yaklaştığı sinyalleri mi? Peki bir terör örgütü liderinin kaldığı ceza evinde, cep telefonu dahil tüm teknolojik donanımının olması şaşırtıcı olmaktan öte tüyleri diken diken eden bir iddia değil miydi? Acaba aslı astarı varmıydı tüm bunların?

Yol gittikçe daraldığında, birkaç tepe kaldığını gördü önünde… uzaktan ama bayağı uzaktan deniz gözüküyordu… yüksekçe bir yere konuşlanıp, güneşin batışını izlemekti niyeti tüm bu düşündüklerinin yanısıra… fakat tepelerin ardından batmaya başlayan güneşi gördüğünden, yetişemeyeceğini anladı ama olsun’du… İllaki biraz renginden biraz hayal gücünden faydalanarak kendi de defalarca güneşi batırabilecek güçte bir potansiyele sahipti… İnsan hayal ederek bir sürü şeyi başarmamıştıydı? Öncelikle hayal sonra icraat dedi yüksek sesle… manzara inanılmaz dı… İşte olması gereken buydu dedi yine yüksek sesle… Sonra bir gün yazdıklarını kitap halinde basmak hayali belirdi belleğinde… Güzel bir hayaldi… Ama onun önüncesinde kısa film yapmak istediği geldi aklına… Eeee? Hangisini ne zaman yağabilecekti? Bu sarı ve turuncu dikenler bu sorunun cevabını bilebilir miydi yoksa adları veya cinsleri gibi bunlar ilgi ve alakayı kuramayan biraz vahşi otlar mıydı?

Yaz neredeyse bitti… bu günlerde sonbaharı kalşılama isteğindeki adam : “neyse” dedi. Sonra aklına apansızın plajda bir kalbe benzeyen taş geldi. Yontma olamayacak kadar başarılı bir kalbe benzeyen çakıl geldi aklına, nerede gördüğünü hatırlamakla, Şükürler olsun dedi Tanrıya… İyiki bakıp görebilenlerden, dokunmadan hissedebilen kişilerden biriydi ama bu kendini övmek üzerine bir çalışma değildi… Bu tepeye bir daha kat daha kazandırabilmekti. Esasen en çok sevdiği dokunarak hissedebilmekti… Ama hakkını verdiği için yine şükretti… Bir an durdu… “Hissediyorum, hissettirebiliyorum… Ağlayabilip, gülebiliyorum… Seviyorum ve en önemlisi seviliyorum… Ben dünyanın en zengin insanıyım…” dedi ve RedKit’in güneşe doğru yürüyüp ufukta kaybolduğu gibi gitti…


Sağlıcakla,


Vosm@nius…