Perşembe, Ocak 26, 2006

Yeşile yaslanan bir mavilik Edremit Körfezi

Sevgili Dost Şerif Mumdöken'in kaleminden bu soğuk kış günü sizi alıp götürecek bir yazı... Sözümü biraz gecikme ile de olsa tutuyorum...


Edremit körfezi,tertemiz denizi ve az rastlanır altın kumlu,gümüş mehtaplı plajları,doğa harikası Kaz Dağı (İda) me mitolojik değerleriyle ünlüdür.
Edremit ‘in eski adı Atramytteion,Adramiti olarak geçiyor Edremit ‘in Akçay beldesi masmavi uzun sahil şeridine sahip olup gezilmeye değer bir yerdir.Birçok pansiyon ve Çadır Kamp yerlerinden seçim yapmak mümkündür.Ancak Kaz dağlarından denize dökülen Akarsu ve Çay’lardan dolayı deniz suyu yaz da olsa oldukça serindir.Her zevke hitap eden bir yerdir.
İster denize girin,isterseniz Kaz dağlarında yürüyüşe çıkın,veya Akçay yakınında Güre kaplıcalarına gidin.Veya çok sıcaktan bunalırsanız yine mangal ve yiyeceklerinizi alıp buraya
Çok yakın ancak özel aracınızla gidebileciğiniz Pınarbaşı mesire yeri vardır.Ağaçlık ve akarsuların döküldüğü bir yerdir aynı zamanda burada Alabalık üretilmekte olup bu balıklardan satın alabilirsiniz.Buradaki sular dağlardan geldiği için buz gibidir ve sıcaktan bunalanlar için bulunmaz bir fırsattır burası.Akçay bir zeytin ve zeytinyağı beldeside diyebiliriz.İstenildiği takdirde Akçay dan minibüslere binerek ½ saatlik bir yol katederek Küçükkuyu adlı sakin ve çok güzel bir balıkçı kasabasına gidebilir ve çok güzel bir gün geçirebilirsiniz.Burada deniz o kadar cömerttirki sanki denize elinizi sokup balıkları alacakmışsınız gibi gelir.Balık tutmak ve doğa’nın tadını çıkarmak için biçilmiş kaftandır burası.Yeşil ile mavi’nin ahenk içinde birleştiği bir yerdir burası ve geldiğiniz için asla pişman olmazsınız.
Akçay’ın bir de efsanesi vardır ayrıca bu limanda da bir heykeli ile de ölümsüzleştirilmiştir Akçay belediyesince.
Rivayete göre bir zamanlar Çanakkale nin Ayvacık yöresinden ‘’Cılbak baba’’ adlı bir çoban eşini öldürür,kızını yanına alır ve Edremit’in Güre köyüne yerleşir.Baba sürülerini otlatırken kızına da sıkılmasın diye birkaç kaz alır.Birlikte yola çıkar ve köye dönerlermiş.Cılbak baba ermiş olarak da anılır,yaşlanınca hacca gitmek istemiş,büyüyüp çok güzel olan kızını köyün imamına emanet etmiş,fakat köyün delikanlıları sarıkızın evlenme tekliflerine yanıt alamadıkları için Sarıkıza düşman kesilmişler,dedikodu ve iftiralar ile yıpratmaya çalışmışlar.O zamanlar uzun süren hac vazifesinden dönen cılbak baba bu vahim lekeyi temizlemek için ,biricik kızını öldürmeye kıyamamış ve kızını alıp kaz dağına bırakmak üzere yola çıkmış,bu dağdan hiçkimse sağ salim geri dönemezmiş.Bir oyuna getirerek kızını kaz dağında bırakıp köyüne dönmüş.Aradan yıllar geçmiş Sarıkız evliyalık mertebesine ulaşıp kazlarla dağlarda gezdiği dolaşırmış dillerde.Birgün Cılbak baba merak edip ve özleyip kzını görmeye gitmiş,karşısında kızını görünce pişmanlıkla af dilemiş.O sırada namaz kılmak için abdest almak istemiş ve kızında bir kova su istemiş ancak verdiği su tuzluymuş,baba tatlı su istiyorum deyince su birden talısu oluvermiş.O anda Cılbak baba kızının ermiş olduğunu anlamış ve kızına köye dön diye yalvarmış.Ancak kızı ben dönemem ancak köylüye benim masum olduğumu haber ver demiş ve Edremit’e bundan böyle bütün kızları sevdalı olacak diye beduua etmiş .Sarıkız’ın kazdağlarında bulunan türbesi bugün bile mumların yakıldığı,adakların adandığı bir yerdir.

Perşembe, Kasım 24, 2005

Kocaman Aile...


Bundan seneler evvel garip bir telaş içerisinde… hoplayıp zıplamak, haykırmak istiyordum… Beni çok mutlu eden bir haberi herkesle paylaşmak istiyordum… Sabahı zor etmiş… içimin titremesini zor kontrol etmiştim. Amacım ofise girer girmez koşarak dizlerimin üzerinde kayıp, ellerimi havaya kaldırıp “Baba oluyorum!!!” demekti… Ama örf ve ananelere göre belli bir zamana kadar ses çıkartmamak, ağır olmak gerekirmiş… bilmezdim… Yıllar sonra buğday taneleri gibi savrulmuşken hayat denen döveni tarafından… yine, yeniden benzeri bir haberle etrafıma baktım… geçen senelerle daha bir mülayim mi oldum nedir? Hoplayıp zıplayasım yok ama bir o kadar kadar da içim içime sığmıyor… yepyeni bir insan getirmek üzere yola çıktığımızın haberini almış bulunmaktayım….

Bu sefer biraz buruğum doğrusu… biricik karım benden sekizyüz kilometre uzakta… ben… yapayalnız… tam ortayaş sendromuna girdim girecem derken… koşarak dizlerimin üzerinde kayarak ellerimi iki tarafa açacak kadar yerim bile yokken… Tekrardan baba oluyorum… fısıltı halinde yanan ocağa, kadeh rakıya, ve bilgisayara söyleyebiliyorum… çıtır çıtır yanan ocak, arada pıtır çıtır, sanki havayi fişek patlatıyor… rakı kadehi dolup dolup boşalıyor… Sarmalamak, öpüp tebrikler üzerine tebrikler yapmak istediğim karım sekizyüz kilometre uzakta… mesaj attım… uyumuş… Sena’nın kedisi bıdık bile gelmedi kapıya, gelse onunla konuşacağım… Bilgisayar zaten çok ketum… sadece dinliyor… Bari bu sayfaları okuyanlarla paylaşayım dedim… ve başladım yazmaya…

Ailemize yeni katılacak olan zat… sanıyorum başına buyruk bir delikanlı olacak ki, ana-babasının planlarını hiçe sayıp, enteresan bir vakitte merhaba diyecek dünyaya… Varsın olsun… Fakat Melissa’yı buna alıştırmak lazım… kıskanmamalı onu… benim yaşayamadığım kardeşlik duygusunu dibine kadar yaşamalı… Kardeş her ne kadar Melissa’dan ufaksa da onu hep gözetmeli, korumalı… Nasıl aşılanır bilemiyorum… Biraz vakitsiz de olsa hoş geldin dünyaya evlat! İçimdeki kuvvetli ses senin bir erkek evlat olduğunu neredeyse haykırıyor… Gerçi hiç önemli değil… ister kız ister erkek… bahtın açık, şansın bol olsun… Gurur duyacağım seninle… Hoşgeliyorsun… Sefa getiriyorsun…

Melissa daha çok küçük yaşlarda “biz bir aileyiz” demeyi öğrenmişti anne ve babasına sarılarak, bu birliğin içine seni de sığdırırız evlat! Biz artık kocaman bir aileyiz… sana o kadar anlatacak şeyim var ki… Temmuzu iple çekiyorum... Tekrardan baba oluyorum a dostlar… Bana tekrardan bu mutluluğu yaşatacak ve hemen hemen tüm yükünü çekecek olan biricik hayat arkadaşım Zvart'a binlerce teşekkürler... Analık çok mukaddes ve bir o kadar da zor birşey... Cennet anaların ayakları altındaymış... Ne mutlu sana ki... ikinci kez analığı tadıyor, bana da babalığı yaşatıyorsun...

Erol Pir
23.11.2005
(yeni fert 4 haftalık)
:-D

Perşembe, Kasım 10, 2005


photo : E.Pir

Yeşil kırmızıya döndü buralarda… trafik lambalarından değil, yapraklardan bahsediyorum… Gerçi sadece şehrin merkezi sayılabilecek bir yerde var o lambalardan, onlarda genelde yanıp söndüğü için, oldukça dekoratif :-) Gelin görün ki evlerden, duvarlardan sarkan begonvillere inat, sarmaşıklar bir kızarıyor ki, ve bunu yazın o kavurucu sıcağında, gelene geçene gösteremenin birikimi ile olsa gerek, baharda yani sonbaharda nefesini tutmuş bir canlı edası ile kıpkırmızı oluverir… Bu sarmaşıklar kıpkırmızı etrafı süzerlerken, sonbahar papatyaları görürsünüz şaşırmayın… Bugün yoklama aldım “aşağıdan” 4 kedi, 2 köpek ve keneleri… bir iki kedide de pire vardı… ve tabi yerel halk… bütün turist kısmısı gitti evlerine… bir biz kaldık buralarda… Konağa kışlık kıyafetini giydirip, alnına bir buse koyduktan sonra, güzelce bağladık önünü… Mağrur, vakur konak, etrafa yağmurluğu ile daha da bi tepeden bakıyor… Haspam seviyor bu kıyafetini :-)

Ben küçükev’e yereleştim… kutu gibi küçücük bir ev burası… İki oda arasında seçim yapamadığımdan, genelde şöminenin olduğu odada ateşi seyrederek yatıp, uyuyakalıyorum… Burada bir ilki gerçekleştirdim. Hani sizler televizyon karşısında uyuyakalırsınız ya, ben radyo dinlerken, bilgisayarda resimlere bakarken ve ateş seyrederken uyuyakalıyorum… :-)
Küçükev, adından da anlaşılacağı gibi küçücük bir ev… ama o kadar şirin ki… kocaman bir bahçesi var ilgi alaka bekleyen… daha o ilgiyi gösteremedim. Ama hayalimde küçücük bir botanik bahçesi yaptım… Hatta kızıma küçücük ağaç bir ev bile kondurdum… garaj kapısı ile her sabah, akşam cebelleşsek de ileride anlaşacağız gibi me geliyor… bahçenin bir köşesinden, deniz bile görebiliyorum… Bir odam hem yaşam alanı hem mutfak hem şömineli oda, diğer oda ise yatak odası… Tuvalet te bu iki odanın arasında yeralıyor… Bu eve taşınmadan bir ikili koltuk, iki tekli ve katlanır masa aldım… Paraya kıyıp, bir buzdolabı ve çamaşır makinesini de ihmal etmedim… Yani anlayacağınız yeşenecek bir hale geldi… Her türlü lüksüm var… TRT1, TRT2 CNNTURK, KANAL D, SHOW TV çekebilen bir de yükselticili televizyonum var :-) Ehh, İnsan daha ne ister ki??? MP3, VCD ve CD çalan taşınabilir cihazımdan ve boyutu ile ters orantılı güçlü taşınabilir ses sistemimden de bahsetmedim daha… Oyyy oyyy teknoloji gözünü seveyim… Adresi öğrenir öğrenmez bir de telefon bağlatıp, ADSL olayına gireyim diyorum… :-) o zaman görün güncellemeyi, yazı yazmayı… Peeeeh!!!! :-D

Şimdi düşündüm de, amma çok kendi hayatımdan bahsediyorum… Hep aynı yer hep aynı yermeler… Çok sevgili dost, ve vosmanius.com’un müdavimlerinden, Şerif Mumdöken’in kaleminden değişik iller serisine başlıyorum… İlki Akçay… Sonrasında benim de bir sürü hatırlarım olan Edirne… Severek ve ilgiyle okuyacağınızı umuyorum… Hem bu arada bende birkaç yazı yazıp, biriktirmiş olurum… Zaten ufak ufak biriktirip yazıyorum ama… :-) Sizlere Sevgili Mumdöken’in birkaç marifetinden de bahsetmek istiyorum bu arada… Şerif Beyciğim, inanılmaz bir el yazısı kabiliyetine sahip, hattat gibi… Bir de çakıl taşlarına çok güzel resimler yapar… Eksik olmasın bana bir sürü hediye etmiştir… Nereye gitsem yanımda taşırım… Hatta bir tanesi burada yanımdadır. Profesyonel hayatında bambaşka bir meşgalesi olsa da sanatla arası çok iyi ve vakit ayırabilen nadir kişilerdendir… Teşekkürler Şerif Beyciğim. :-)


Atam, bugün seni bizden koparan günün sene-i devriyesi… 67 sene önce bugün, Diğer bir boyuta giderken, sanıyorum u kadar öngörüne rağmen bugün gelinen noktaları tahmin edemezdin. Ama hiç merak etme birçoğumuz, yani tatlı su kemalisti olmayan belli bir azınlık gelecek kuşaklara seni anlatıp, tabu olmadan, hizmetlerinle, görüşlerinle senin işlerine ve düşmenlerına karşı durmaya devam ediyoruz. Sen Türkiye’nin başına gelmiş en iyi olaysın… Sen çağdaş Türkiye’nin mimarısın ve sen bizim Atamızsın… Ruhun şad olsun…


Sağlıcakla,
Vosm@nius

10.11.2005

Gençlik, değişiklik


Kucukev&Safinaz photo:E.Pir

Kaçamak bakışlar…aynen liseli aşıklarınki gibi…uzaktan ama samimi…bizim zamanımızda yoktu ama olsaydı dibine kadar kullanırdık kesin…cep telefonunu…Smsler, çaldırırken dinletler veya başka şeyler… ben şimdi hatırlıyorum da, telefonu olan azınlık olarak “yok yok önce sen kapat” muhabbeti yapardık… :-)
Şimdikiler “çaldır-kapat” aşkları… Benim bir türlü kontör olayına aklım ermediğinden daha genç jenerasyondan yardım alıyorum… ve anlıyorum ki dünya hatta Türkiye inanılmaz bir hızla gelişiyor… Ferdiun Düzağaç “Alev Alev” diyor… güzel bir şarkı hatta marş gibi gençler arasında… ama ben daha damıtıp, daha bi anlar gibi söylüyorum… en azından ben öyle hissediyorum… bu da beni mutlu ediyor… hani ben bu kadar gencin arasında daha bi “abi” yim yaaa…

Şu an burnuma odun kokusu geliyor… biri soba yakıyor… fakat ağaç her neyse o kadar güzel kokuyor ki… bahçede bilmemkaçıncı rakımı içiyorum… bu arada karar verdim ben YENİ RAKI’cıyım.. Ne EFE ne MERCAN belki biraz BURGAZ ama illa da YENİ RAKI… kafamı göğe diktiğimde, bir sürü yıldız göz kırpıyor… onların şerefine içiyorum… ama hepsine birden… yoksa her birine ayrı ayrı içsem…:-)

Daha evvle dedim mi bilmiyorum lakin Balıkaşırandan nasıl akıllı geçmezse, ramazan da geçmiyor… ayıktan fazla sarhoş var buralarda… J buranın milli içkisi “EVİN” isimli şarap… rozesini denedim hiç fena değil doğrusu… 1,5-2,0 YTL ciklet fiyatı :-D burası hakikaten farklı burası hakikaten inanılmaz ve burası hakikaten çağın hem çok gerisindeyken çok ilerisinde… yakında taşınıyorum… şu an otuduğum ev bana biraz büyük geldiğinden
Daha küçük ama çok şirin bir eve geçiyorum. Nasıl bizim vosvoslarımızın adı varsa burada da evlerin ismi var… Ben şu an KASAPEVİnde oturuyorum… Ama KÜÇÜKEV’e geçeceğim… Belki her akşam yatmadan, “iyi geceler Laura, iyi geceler küçük John” diyeceğim… çocukluğumuzun “küçük ev”i gibi :-D

Burada inanılmaz gözlem yapabiliyor ve bunun mutluluğunu yaşıyorum… gözler hakikaten kalbin aynası olabiliyor… Bu hem çok ilginç ama bir o kadar da inanılmaz bir deneyim…

Farkına vardım ki ben buraları seviyorum… Burada çok fazla gizli kapaklı olay yok… ve bu benim çok hoşuma gidiyor…kişilerin en büyük eğlencesi dedikodu ama bunu bilmeden yaptıklarına eminim… küçük yerin büyük eğlencesi… :-P

Çarşamba, Ekim 26, 2005

Güneşe Yürümek...

Toprak yoldan sessizce yürüdü… etrafta bodur bitkiler ordusu. Bir an ne kadar da yemyeşil diye düşündü… kafasını biraz kaldırdığında, önünde bir sürü aşacak tepe olduğunu gördü. Atılası o kadar adım var ki güneşe ulaşabilmek için… O an aklına bugün gazetede gördüğü ve üzüldüğü bir haber geldi. Gencecik bir adam otelinde ölü bulunmuştu. Televizyonlardan iyi kötü hatırlıyordu o adamı… bir dönem popülerdi, kişiliksizdi, her talimatı anadan aldığı için ama böylesi bir sonu haketmemişti… Üzüldüğünü anladı… Sonra ölümü düşündü… Her ölüm vakitsizdi esasen ama ölüm çapayı çocuk veya gence attığında ister istemez sinirleniyordu… Sonra aklına gazetenin tümü geldi… İlk sayfa, üçüncü sayfa hep sansasyonla dolu değilmiydi? Sonra aklına genç manken geldi… Bu kızcağızın mahrem ve bir o kadar edepsiz görüntüleri internette yayınlanmış sonrasında tecavüze uğradığı ortaya çıkmış, genç kız bunu öncelikle yalanlamış sonrasında eski sevgilisini şikayet etmişti…

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye düşündü güneşe yürüyen adam… Bugün yine bir gazetede, extasy adlı bir uyuşturucu hapın sadece beş Yeni Türk Lirasına satıldığını dehşetle okumuş, en fazla İzmir’de ve özellikle ilköğretim kurumlarında satıldığı ayrıntısına akıl,sır erdirememişti… Hakikaten de nasıl bir dünyaydı bu? Sonrasında, musevi bir iş adamının Türkiye’deki tüm özelleştirmelere katılıp, bir şekilde ortak olduğu aklına geldi… Neydi tüm bunlar? Dünyanın sona yaklaştığı sinyalleri mi? Peki bir terör örgütü liderinin kaldığı ceza evinde, cep telefonu dahil tüm teknolojik donanımının olması şaşırtıcı olmaktan öte tüyleri diken diken eden bir iddia değil miydi? Acaba aslı astarı varmıydı tüm bunların?

Yol gittikçe daraldığında, birkaç tepe kaldığını gördü önünde… uzaktan ama bayağı uzaktan deniz gözüküyordu… yüksekçe bir yere konuşlanıp, güneşin batışını izlemekti niyeti tüm bu düşündüklerinin yanısıra… fakat tepelerin ardından batmaya başlayan güneşi gördüğünden, yetişemeyeceğini anladı ama olsun’du… İllaki biraz renginden biraz hayal gücünden faydalanarak kendi de defalarca güneşi batırabilecek güçte bir potansiyele sahipti… İnsan hayal ederek bir sürü şeyi başarmamıştıydı? Öncelikle hayal sonra icraat dedi yüksek sesle… manzara inanılmaz dı… İşte olması gereken buydu dedi yine yüksek sesle… Sonra bir gün yazdıklarını kitap halinde basmak hayali belirdi belleğinde… Güzel bir hayaldi… Ama onun önüncesinde kısa film yapmak istediği geldi aklına… Eeee? Hangisini ne zaman yağabilecekti? Bu sarı ve turuncu dikenler bu sorunun cevabını bilebilir miydi yoksa adları veya cinsleri gibi bunlar ilgi ve alakayı kuramayan biraz vahşi otlar mıydı?

Yaz neredeyse bitti… bu günlerde sonbaharı kalşılama isteğindeki adam : “neyse” dedi. Sonra aklına apansızın plajda bir kalbe benzeyen taş geldi. Yontma olamayacak kadar başarılı bir kalbe benzeyen çakıl geldi aklına, nerede gördüğünü hatırlamakla, Şükürler olsun dedi Tanrıya… İyiki bakıp görebilenlerden, dokunmadan hissedebilen kişilerden biriydi ama bu kendini övmek üzerine bir çalışma değildi… Bu tepeye bir daha kat daha kazandırabilmekti. Esasen en çok sevdiği dokunarak hissedebilmekti… Ama hakkını verdiği için yine şükretti… Bir an durdu… “Hissediyorum, hissettirebiliyorum… Ağlayabilip, gülebiliyorum… Seviyorum ve en önemlisi seviliyorum… Ben dünyanın en zengin insanıyım…” dedi ve RedKit’in güneşe doğru yürüyüp ufukta kaybolduğu gibi gitti…


Sağlıcakla,


Vosm@nius…

Salı, Ekim 18, 2005


kasapevi
Posted by Picasa

Pazartesi, Ekim 17, 2005

TEYZE


photo: E.Pir

Selam,
Siteyi ihmal ettiğimi düşünmeyin sakın... Yazıp, biriktirdiğim yazıları vakit buldukça sizlerle paylaşmaya çalışıyorum... Bu aralar yeni birşeyler yazamamak gibi bir dönemdeyim o yüzden, daha evvel yazdığım birkaç satırı paylaşmak istiyorum... İki hikayeye başladım... her ikisinin de çok başlarındayım... Ama ilginç olacağını umuyorum... Bu arada geçen yazıda (hemen alttaki) bir bir tahminde bulunmuştum... Tahminimde yanıldım... Dostlarımın biricik bebişleri ERKEK... Zaten "comments" ları takip eden varsa öğrenmiştir. Allah analı babalı büyütsün hayırlı evlat olsun... Babası ile isim konusunda uzlaşırsak :-P buradan açıklayacağım :-D
Şimdi şu gerçek hayatı bir okuyun bakalım...


Yazı yazmak, geriye bir şeyler bırakmak güzel şey doğrusu… çünkü çok saygı duyduğum bir büyüğüm dediği gibi söz uçar yazı kalır… Bugün doksanlarını yaşayan bir hanımefendi ile tanıştım. Kendisini gıyaben tanıyordum. Ama bugün bizzat tanışmış olmanın gururunu taşıyorum. Bu hanımefendinin inanılmaz bir yaşam öyküsü var… gıpta ile dinlenen ve tüyleri diken diken eden bir yaşam öyküsü doğrusu…
Yıllar önce –neredeyse bir asır önce- çocuk denecek yaşta bir ailenin yanına besleme-evlatlık olarak veriliyor. Koskoca bir malikanenin ve yaşananların tek tanığı o şu anda… yıllarca gıkını dahi çıkartmadan hizmet ediyor… Şu an bile daha dünmüş gibi ziyafet hazırlıklarını, gelen gidenin ismini, özelliklerini ve önemsiz detayları hatırlıyor. Küçücükken bir ailenin hizmetine sunuluyor. Şikayetçi değil. Hayata geliş amacı buymuş gibi anlatıyor doğrusu… ama bazı yerlerde sesi titriyor ve göz yaşları gözlerine sığmıyor. İki büklüm teyzenin merdivenleri bir çocuk gibi çıkışını sanıyorum ki yıllar boyunca hafızamdan silemeyeceğim. Resmen ellerle kollarla iki büklüm bir şekilde çıkışı zihnime kazındı… sonrasında anlattığı şeyler bana çok şey kattı. Yorumları inanılmazdı… her şeye mantıklı bir açıklaması vardı doğrusu… ve inanın çok mantıklı açıklamalar dı bunlar…
“Felanca Bey gelmişti bir gün hanımıyla… sofrayı kurdum… kuş sütü eksikti… çok memnun ayrıldılar… felanca Beyîn garısı hoppa birşeydi artiz olmak istiyordu ama beyi izin vernemiş ve zaten gereğini yapıp onu boşamıştı” gibi detayları anlatıyordu…
Ben ise yaşadığı acıları paylaşmak istiyordum… anlamış olacak ki bir ara “Ben şurada uyupdururdum Beyle Hanım ise yataklarında” dedi… gösterdiği yer, sadece “yer” idi… sorduğum sorulara bazen duyamayıp, “ne diyo gari buuu?” tarzında yardım istemeleri beni kahkahaya boğdu hakikaten… kollarından biri eksikti ve sol elini öpüp öpüp başıma koyuyordum… İnanılmaz bir hazine ile başbaşa olmanın gururunu yaşıyordum…
Gerçekten de çok mutlu bir hayatı olmamıştı… Evlatlık geldiği evde, yıllarca layiki ile hizmet ettiği halde hiç hakketmediği bir dizi harekete maruz kalmış, kendi deyimi ile cehaletinin esiri olmuştu. Bir kolu kangren olmuş ve tıbbi bir müdahale ile vücudundan ayrılmıştı… yıllarca ama yıllarca tek başına kalmış ve şu an yüzyıllık bir dede ile, bir tarafı yıkık diğer tarafı yıkılmaya yüz tutmuş bir evde yaşamaya mahkum olmuştu. “Kimim kimsem yok… Besleme geldim, besleme gidiyorum… Aha bak dedenin torunları bana bakıyorlar… Ama dede hasta bende yarımım” diyor… “Bey incir rakısı içerdi. Rodostan gelirdi özel olarak… Zati bu yüzden öldü gitti. Hanımın şekeri vardı kedi tırmaladı parmağını, o da ondan gitti beyden evvel” Kendince her olana bir yorumu vardı… O’nu ne kadar sevdiğimi, kollarıma alarak göstermek istedim bir an… lakin o kadar kırılgan ve naif duruyordu ki cesaret edemedim… sadece “kurban olurum sana” cümlesi çıkıverdi ağzımdan… Ona, anılarında yaşattığı her yeri gösterdim. Restore edilmiş konağın her delhizini gördüğünde, “maşallah… nazar boncuğu koyun buraya… Ayyy aklım çıkacak gaaari” yorumlar döküldü ağzından…Tanrı sana ve Dedeye uzun ömürler versin...

Sağlıcakla,

Vosmanius
20.08.05

Cumartesi, Ekim 01, 2005

-konusuz-

Küçük küçük notlarımı paylaşacağım bu sefer sizlerle... Çünkü aklımda bir sürü yazacak konu var... Hatta artık bilgisayar hızıma yetişemez oldu... Defterim kalemim var... Dolayısı ile hem deftere yazıp, sonra bilgisayara geçmek bünyede hayli üşengeçlik yarattığından, küçük küçük aklımda kalan şeyleri paylaşmak düşüncesindeyim. (Sanıyorum gün geçtikçe Datça'lı olmaya başladım.) :-)

* Plaka değişiyor... kışın 35 yazın 48 olma yolunda büyük adımlar atılmaya başlandı... :-D
* Buralara hala kış gelmedi :-)
* Tiramisu Teyzem daha güzel bir iş buldu... Ve ben buna çok sevindim... :-D
* Yeğenim... +10 cm. ilk defa burada cinsiyeti açıklanacak... Ama ben şimdiden bahsi açıyorum... kız ve hııırrrk demiş babasının burnundan düşmüş gibime geliyor... :-D
* Kızım bale kursundan firar etti. Üzüldüm ama başka bir sanata yönlendirmek için kafayı çalıştırmaya başladım... :-/
* Yaşar ve Müberra Datça'yı bana emanet ettiler... 1-2 hafta daha benden soruluyor buralar... :-D
* 3 Ekim'de güneş tutulacakmış... Vay anam vayyy... Allah korusun son tutulduğunda, başımıza neler geldiğini hatırlatmak istemem ama tedirgin oluyo insan işte... :-O

Daha birçok mevzu var ama defterim yanımda değil... Daha görüşmek dileğiyle...

Kalın sağlıcakla...

Vosm@nius

Çarşamba, Eylül 21, 2005

Hayvanlar, İnsanlar ve Doğa

Yoğun ağaçlı bir yolda başını kaldırsan güneşi göremeyebilirsin… Ama o oradadır. Tıpkı her kafanı kaldırışında, birçok şeyi göremediğin gibi… İnsanlarda eksik olan, hayvanlarda bulduğumuz ve çok sevdiğimiz şeyler aslında… Sadakat, kadirşinaslık, değer verme gibi… Evcil hayvanlar arasında en sevilen köpektir. Sonra kedi gelir. Ama bir insana küfür etmek istiyorsanız, "köpek!" dersiniz… sırnaşıklığı anlatmak içinse "kedi gibi" dersiniz…
Peki hemşerim neden seversin köpeği? Cevap klasik… "sadakatinden…" Yok yaaa? Peki sen sadık mısın? Ailene? İşine? Vatanına? Yooo!? O zaman sen köpek bile olamazsın…
Peki kediyi niye sevmezsin ? “nankör olur abi” Allah Allah??? Peki sen değil misin? Bırakın bu işleri… hayvanlara insani hisler yüklemeyin…

Geçenlerde buralarda boğa güreşi vardı… Öyle heybetliydiler öyle ihtişamlıydılar ki… Esasen o gün kameramı alıp çıktım evden bir ara filme alırım diye… Ama sonradan çok yapay, çok vahşi ve tamamen insanların egosunu tatmin etmeye yönelik bir etkinlik olduğunu düşündüğümden gitmedim… Bence güreştirip, canlarını yakmak yerine, heybetleri, güzellikleri ile hatta sadece bakışları ile puan toplayacakları bir güzellik yarışmasına dönsün bu iş…

Neyse, o kadar kamerayı taşıdım ya… aklıma Hurşit geldi… Pekala onu çekebilirim diye düşündüm. Hurşit kim mi? Bir kuş… Her sabah ve her akşamüstü çalıştığım yerin önündeki yeşilliğe gelip, solucan avlayan cinsini bilmediğim bir kuş… 20-25 gün önce tanıştık kendisiyle… Kendisi bir süperkahraman tadında, yalnız takılıyor… güzel mi güzel… keskin gözleri sayesinde, konduğu daldan etrafı kesip, solucanı görüyor… bi güzel mideye indiriyor. Hiç boş yere yeşilliğe indiği olmadı… her indiğinde bir solucan götürdü. Çok iyi bir avcı. Aynı zamanda bir fotomodel… poz vermeyi seviyor ve vahşi değil… Gerçi bugüne kadar elime konmuşluğu yok ama onu seyretmeme izin veriyor… Ben adını Hurşit koydum.

Bir de Muzaffer var. İguana benzeri bir kerkenkele… hatta bukalemun o diyenler bile var…. Başı dik… yürüyüşü komik… ama biraz ürkek…arada görüşüyoruz… ama uzaktan uzağa…

Osmancık veya Süleymancık denen bir tür kertenkele daha var ki o en garip türlerden biri… Kendisi serçe parmağı kadar bir kertenkele… ama en büyük özelliği küçük olması değil “şeffaf”olması… floresan tüpü kadar beyaz, ve şeffaf… çok şirin bir yaratık…

Seviyorum ben tüm bunları… şirin şeyler… tabi doğa her zaman bu kadar sevimli değil burada az da olsa zarar verebilecek böcek ve sürüngenler var… Engerek, çiyan, kene, kuyruklu (akrep), örümcekler de var… ama eskisi kadar yokmuş… diyenlerin yalancısıyım. Uzun zamanlar önce, “Datça’da her taşın altından kuyruklu çıkar” diye bir söz varmış… ama ne yalan söyleyeyim hiç görmedim… O kadar da taş kaldırdım… Doğayı onlarla paylaşmak güzel… Onlar varsa doğa var, bizler varız… Beraber yaşamayı kabullenirsek, esasen olayı çözmüş oluyoruz. Herkes birbirine hoşgörülü olsa, ne kavga olur ne de gürültü… Hatta biraz daha ileri gideyim. Savaşlar bile olmayabilirdi… Hoşgörü, sükunet ve saygı birbirine ve insana o kadar yakışan olgular ki… Sizce de öyle değil mi?

Kalın sağlıcakla,

Vosm@nius
20.09.2005

Cuma, Eylül 02, 2005

Taşlı Yollar


photo: "Old Datca" Erol Pir


Bu akşam eski Datçanın taşlı yollarında, aklıma takılan bir şarkıyı mırıldanarak yürürken, birden yerde hummalı bir hareketlilik ilişti gözüme… Bilenleriniz bilir geceleri pek iyi görmem ama bu fazlaca dikkat çekiciydi. İrice karıncalar kışa hazırlık yapıyorlardı gece yarısına yakın bir vakitte… Hiç uyumaz mı bu böcecikler? Cüsselerinin bilmem kaç katı yükü sırtlamışlar çok ilginç rotalı bir yol tutturmuşlardı… biraz seyrettim, çok hoştu…

Salı günü izin günümdü… sabah çok erken kalkmadım. Bu arada burada erkencecikten kalkıyorum… çok hoşuma gidiyor… bazen saatten önce kalktığım bile oluyor ve bu beni şaşırtıyor… Neyse izin günümde biraz geç kalktım… hiçbir plan yapmadığım için önce biraz ne yapabileceğimi düşündüm. Kahve suyumu ısıtmak üzere su ısıtıcısının düğmesine basıp, bahçeye çıktım… Aaa fesleğenlerim kendinden geçmiş… Oysa biricik karıma söz vermiştim onları kurutmayacağıma dair. Kahvemi koyup geri geldim… fesleğenlerimle konuştum… etrafta konuşacak kimse olmayınca, her nesne bir sohbet partnerine dönüyor inanın. Musluğu çok hafif açıp, fesleğenlerimi suya doyurdum…. İşte o an etrafıma baktığımda, herşeyin nasıl da mükemmel yaratıldığı düşüncesi sardı beynimi… Doğa inanılmaz bir denge ile ayakta dipdiri ve kendinden emin sarmalamış beni… fesleğenlere su verdiğimi gören diğer bitkilerin bakışlarından rahatsız oldum bir ara… Tamam dedim sıra sizede gelecek… cılız begonvilimin dibine bıraktım hortumu… hemen koşturup küçük bahçemde bulunan asma, zakkum, limon ve begonvile de sularını verip, günaydın dedim… Hemen fesleğenlerimin bulunduğu bahçeme geri döndüm… onları bir yaz yağmuru tadında sularken, taşların da ıslanmak istediği hissine kapıldım… onları da suladım… büyüyüp serpilsinler için değil. Mis gibi taş/toprak kokusu yaysınlar diye… Nedendir bilinmez bugün mükemmel bir gün… Denize de gitmem lazım… Ne yapıp ne edip gitmek lazım…

Akşamüstüne doğru yolu buralara düşen arkadaşlarım geldi aklıma… ne yapıp edip onları aramalıyım… ama onlar benden daha atik davranıp, Palamut büküne gitmekten bahsettiler… Kadro sağlam hepsi vosvosçu, hepsi rakıcı… olur dedim memnuniyetle… gittim… gecenin sonunda donla olmama aldırmadan denize bile girdim. Çok keyifliydi… Megaköy’de yasakmış donla girmek denize… bizim parolamız hazırdı. “Vosvosçu uyuma! Donuna sahip çık!!!” gecenin o körü ister aldığın alkoldendir deyin ister demeyin su nasıl sıcak ve davetkardı anlatamam… keşke her akşam yüzebilsem…

Bir gün sonra “başka hayatlar” tanıdım. Çok memnunum… burada o kadar çok “başka hayatlar” var ki… Sağlığım yerinde, kafam rahat bir de hasret olmasa… O gece “dostum” adlı türkü çalmaya başladığında bir çocuk gibi heyecanlanıp, dostumu aradım… etrafımda eşimi ve kızımı aradım bütün gece… her şey iyi hoş da bir de hasretlik olmasa…keşke tüm sevdiklerimle burada yepyeni bir hayatın temellerini atabilsek… sizler doğru yolu bulup, megaköy’ü terkedip, buralara gelseniz keşke… Burada çok ilginç bir hayat var…

Kalın sağlıcakla,

Vosmanius
01.09.05

“Bugün dünya barış günüydü… tüm dünyaya barış dolu günler…”