Salı, Ocak 23, 2007

Güneşe Yürümek


Toprak yoldan sessizce yürüdü… etrafta bodur bitkiler ordusu. Bir an ne kadar da yemyeşil diye düşündü… kafasını biraz kaldırdığında, önünde bir sürü aşacak tepe olduğunu gördü. Atılası o kadar adım var ki güneşe ulaşabilmek için… O an aklına bugün gazetede gördüğü ve üzüldüğü bir haber geldi. Gencecik bir adam otelinde ölü bulunmuştu. Televizyonlardan iyi kötü hatırlıyordu o adamı… bir dönem popülerdi, kişiliksizdi, her talimatı anadan aldığı için ama böylesi bir sonu haketmemişti… Üzüldüğünü anladı… Sonra ölümü düşündü… Her ölüm vakitsizdi esasen ama ölüm çapayı çocuk veya gence attığında ister istemez sinirleniyordu… Sonra aklına gazetenin tümü geldi… İlk sayfa, üçüncü sayfa hep sansasyonla dolu değilmiydi? Sonra aklına genç manken geldi… Bu kızcağızın mahrem ve bir o kadar edepsiz görüntüleri internette yayınlanmış sonrasında tecavüze uğradığı ortaya çıkmış, genç kız bunu öncelikle yalanlamış sonrasında eski sevgilisini şikayet etmişti…

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz diye düşündü güneşe yürüyen adam… Bugün yine bir gazetede, extasy adlı bir uyuşturucu hapın sadece beş Yeni Türk Lirasına satıldığını dehşetle okumuş, en fazla İzmir’de ve özellikle ilköğretim kurumlarında satıldığı ayrıntısına akıl,sır erdirememişti… Hakikaten de nasıl bir dünyaydı bu? Sonrasında, musevi bir iş adamının Türkiye’deki tüm özelleştirmelere katılıp, bir şekilde ortak olduğu aklına geldi… Neydi tüm bunlar? Dünyanın sona yaklaştığı sinyalleri mi? Peki bir terör örgütü liderinin kaldığı ceza evinde, cep telefonu dahil tüm teknolojik donanımının olması şaşırtıcı olmaktan öte tüyleri diken diken eden bir iddia değil miydi? Acaba aslı astarı varmıydı tüm bunların?

Yol gittikçe daraldığında, birkaç tepe kaldığını gördü önünde… uzaktan ama bayağı uzaktan deniz gözüküyordu… yüksekçe bir yere konuşlanıp, güneşin batışını izlemekti niyeti tüm bu düşündüklerinin yanısıra… fakat tepelerin ardından batmaya başlayan güneşi gördüğünden, yetişemeyeceğini anladı ama olsun’du… İllaki biraz renginden biraz hayal gücünden faydalanarak kendi de defalarca güneşi batırabilecek güçte bir potansiyele sahipti… İnsan hayal ederek bir sürü şeyi başarmamıştıydı? Öncelikle hayal sonra icraat dedi yüksek sesle… manzara inanılmaz dı… İşte olması gereken buydu dedi yine yüksek sesle… Sonra bir gün yazdıklarını kitap halinde basmak hayali belirdi belleğinde… Güzel bir hayaldi… Ama onun önüncesinde kısa film yapmak istediği geldi aklına… Eeee? Hangisini ne zaman yağabilecekti? Bu sarı ve turuncu dikenler bu sorunun cevabını bilebilir miydi yoksa adları veya cinsleri gibi bunlar ilgi ve alakayı kuramayan biraz vahşi otlar mıydı?

Yaz neredeyse bitti… bu günlerde sonbaharı kalşılama isteğindeki adam : “neyse” dedi. Sonra aklına apansızın plajda bir kalbe benzeyen taş geldi. Yontma olamayacak kadar başarılı bir kalbe benzeyen çakıl geldi aklına, nerede gördüğünü hatırlamakla, Şükürler olsun dedi Tanrıya… İyiki bakıp görebilenlerden, dokunmadan hissedebilen kişilerden biriydi ama bu kendini övmek üzerine bir çalışma değildi… Bu tepeye bir daha kat daha kazandırabilmekti. Esasen en çok sevdiği dokunarak hissedebilmekti… Ama hakkını verdiği için yine şükretti… Bir an durdu… “Hissediyorum, hissettirebiliyorum… Ağlayabilip, gülebiliyorum… Seviyorum ve en önemlisi seviliyorum… Ben dünyanın en zengin insanıyım…” dedi ve RedKit’in güneşe doğru yürüyüp ufukta kaybolduğu gibi gitti…


Sağlıcakla,


Vosm@nius
29.09.2005

Perşembe, Ekim 12, 2006

NOTER EDEBİYAT ÖDÜLÜ ALDI


Dünyaca ünlü yazar NOTER EDEBİYAT Ödülünü kaptı.

Noter ödülü Orhan Cotton'un. 2006 Noter Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Cotton'a verildi. Akademinin açıklamasında, "yaşadığı kentin melankolik ruhunu arayışında Cotton'un, kültürlerin çatışması ve birleşmesinde yeni semboller bulduğu" ifade edildi. Cotton, aynı zamanda 1.36 milyon dolar (yaklaşık 2 milyon YTL) mütevazı para ödülünün de sahibi oldu.

Rakkamlarla arası çok iyi olan sembolist yazarın, Tarih üzerine de infial yaratan araştırmaları vardı. Kendisine kolay gelsin diyor, Seneye daha farklı araştırmalar sonucunda NOTER Barış ödülünü de ülkesine götürmesini diliyoruz...

Yazarın notu : Çamur at izi kalsın, boka bas paçana bulaşsın devri bu... yediği kaba pisleyenlerin ödül aldığı bir dünyada yaşamaktan pek hoşnut değilim... Bakalım Cotton seneye ne cevherler yumurtlayıp, mütevazı ödülleri cebe indirecek... Haa bi de seneler sonra, 12 Ekim 2006'daki önemli olaylarda 2 tane garip olay tarihin sayfalarında yerini alacak... Birincisi Fransızların bok yemesi, diğeri de Ödüllü Cotton efendi...

EGALITE FRATERNITE ET CHOUCROUTE!!!


Les députés ont adopté, jeudi 12 octobre, en première lecture, par 106 voix contre 19, la proposition de loi socialiste rendant passible de prison la négation du génocide arménien, un texte qui suscite une vive polémique avec la Turquie. Les groupes PS et PCR ont voté pour, de même que des élus UMP et UDF. (Le Monde)

L'Histoire est entre Les Armeniens et les Turcs... Les deputes n'ont pas d'autre chose a faire? Est-ce que vous allez adopte la meme loi pour ALGERIE???


Fransa meclisi genel kurulu, Sosyalist Parti'nin sunduğu sözde Ermeni soykırımını reddetmenin suç sayılmasını öngören yasa teklifini kabul etti.

Bu hikaye Ermeni ve Türklerin arasındaki bir hikayedir. Milletvekillerinin yapacak başka işi yok mudur? Aynı yasa tasarısını CEZAYIR için de çalıştığınızı varsayıyoruz...

Pazar, Temmuz 16, 2006

Tanıştırayım... Ege Pir



Adı Soyadı : Ege Pir
Doğum Tarihi : 12.07.2006
Doğum Saati : 08.19
Kilosu : 2,875
Boy : 48,5cm.
Burcu : Yengeç
Yükseleni : Başak
Özellikleri : Yakışıklı, gece hayatını seven, gür sesli... Bakışlar anlamlı, şu anda yaptıkları, ilerde yapacaklarının göstergesi. Hafif sinirli ama bir o kadar munis... Yaşıtı tüm bayanlara Allah şimdiden sabır versin.

Çarşamba, Temmuz 12, 2006

La Gazetta Della Egée


EGE DENİZİ VE BİLİNMEYENLER
41°-35° kuzey enlemleriyle 23°-27°/28° doğu boylamları arasında yer alır. Kuzeyden güneye yaklaşık 660km uzanır; genişliği kuzeyde 270, ortada 150, güneyde ise 400km kadardır. Balkan yarımadasının doğu bölümü ile Anadolu arasında yer alan deniz. Çanakkale Boğazı aracılığıyla Marmara Denizi’ne ve Karadeniz’e bağlanan Ege Denizinin yüzölçümü 214.000 km²’dir Bu denizin en önemli özelliklerinden birisi de Çanakkale Boğazı ile Marmara denizine, oradan da İstanbul Boğazı ile Karadeniz'e açılmasıdır.Ege denizi Anadolu yarımadası ile Yunanistan yarımadası arasında bulunan irili ufaklı 3000 kadar ada ve ada görünümündeki kara parçalarına da içine alan yarı kapalı bir denizdir Ege Denizi, yakın bir geçmişte “Aegeis” ya da “Egeid” adı verilen bir kara parçasının, büyük bir bölümünün sular altında kalmasıyla oluşmuştur (adı da buradan gelir); üstündeki adaların çokluğu nedeniyle “Adalar Denizi”diye anılır. Ege Denizi tarihi ile yaşanmışlıkları ile bizi cezbettiğinden, oğlumuza bu ismi koymak istedik. Ege’ye adını aldığı deniz kadar engin, zengin bir hayat diliyoruz. Bahtı açık olsun. Tüm insanlarla kardeş, sükunet içinde ama bir o kadar da hakkını yedirmeyen cesur bir efe olsun istiyoruz. Hayırlı bir evlat olsun... Bu arada gözünüzü korkutmak istemiyoruz. Bundan sonra Akdeniz, Karadeniz, Manş, Baltık diye devam etmeyeceğiz. :-)


MELİSSA BU İŞE NE DEDİ :
Önceleri kardeşine ısrarla “masa”, “sandalye”, “koltuk” gibi isimler konulması yönündeki ısrarlarını bir kenara bırakıp, okuldaki en iyi arkadaşı olan Batuhan ’ın da ismini aileye kabul ettiremeyeceğini anlayıp, Ege’nin hem ismini hem de kendini son derece benimsedi. Ara sıra gelip annesinin karnını öpmesiyle de iyi bir abla olacağının sinyallerini verdi





EGE’NİN AİLESİ DOĞUM İÇİN JİNEMED DEDİ :
Şehr-i İstanbul’da, Ege’mizi nerede dünyaya getirelim sorusuna elbette ki ailemizin değişmez Dostu Dr. Türker Kavas liderliğinde, Bu sefer Jinemed Hastanesinde karar kıldık.



Ege Pir'in olay yaratacak fotoları yarın burada... Bekleyiniz...

Pazar, Haziran 18, 2006

PaLyAçO


Etrafı ışıklarla bezeli aynanın karşısında, boş boş kendine bakıyordu. Bir eliyle biraz uzamış sakallarını ovuşturdu. Gözleri çok yorgun bakıyordu. Aslında kendisini hiç iyi hissetmiyordu. Gözlerini görseniz gökyüzünde hızlı hızlı akan bulutlar gibi giden bir sürü acı, tatlı hikaye görürdünüz sizde. Yüzündeki buruşukluklar, hayattan aldığı bıçak darbeleriydi sanki. Sigarasından derin bir nefes çekti. Hemen küllüğün yanında yeralan bardağına eli uzandı. Boştu. Simon’a seslenecek oldu ama boğazı düğümlendi.

Simon hayattan göçeli yıllar olmuştu. Hayattaki tek dostu. Gözleri nemlendi.
Simon’u ilk tanıdığı güne gitti. Simon, kalabalık bir ailenin dördüncü çocuğuydu. Sevgi dolu bir aile oldukları söylenemezdi. Hele ki cüce olan Simon, buna en ihtiyaç duyan kişiydi belkide… Oturdukları mahallede Simon hep alay konusu olmuş, hiçbir oyuna dahil edilmemişti.


Yürüyüşü ile dalga geçilmiş, hep parmakla gösterilmişti. Ta ki bir gün Stefan ile tanışana kadar belki de hiç yüzü gülmemişti zavallının. Stefan ona normal bir insanmış gibi davrandığından belki de. Simon’un kanı kaynamıştı bu gizemli yabancıya. Dostlukları öyle başladı. Hep beraber seyahat ettiler, çalıştılar. Simon esasen Stefan’ın sağ kolu hep… Sırdaşı da aynı zamanda, boşalan kadehlerini dolduran saki bazen de.

Stefan, tüm bunları düşünürken, traşını olmuş, hatta bardağını tekrar doldurup tekrar boşaltmıştı. Son rötuşları da atıp, dikkatli gözlerle aynada tekrar kendine baktı. Keşke hep böyle kalabilseydi… böyle çok bakımlı ve bir o kadar da komik duruyordu. Hatta komikliğinin yanında çok sevilen bir şahsiyet…

Gözyaşlarını içine akıtıp, bardakta kalan son yudumu çekti. Kapıdan çıkarken çok daha enerjikti…Bir yıldızdı Stefan, o acısıyla tatlısıyla yaşadığı hayatta herkesi güldürmeyi, eğlendirmeyi becerebilmiş, ama gerçekte, gözleri hep nemli, yalnız ama yalnızlığa bir türlü alışamamış bir sirk palyaçosuydu…
Sahneye çıktığında, projektör ona yöneldiğinde, her çocuktan daha çocuk olan, kocaman bir palyaçoydu…




Bu hepimizin hikayesi belkide... bu yazıya uygun olarak ağlayan bir palyaço resmi ararken, aslında bu temanın çok kullanılmış olduğunun farkına vardım. Ama buraya taşımasam olmazdı. Bunları yazmak ve paylaşmak, ders çıkartacakların çıkartmasını sağlamak hatta bu satırları okuyup, vicdan muhakemesi yapabilecekler olmalıydı. Üzgün palyaço fikri, dışarıya neşeli, umursamaz görünüp, iç dünyasında kasırgalar yaşayanların, her derdini içine atıp, kimseyle paylaşamayanların, yalnızların, yalnız hissedenlerin hikayesidir... Yani aslında hepimizin hikayesi...

Bugün aynı zamanda babalar günü... Tüm babaların babalar günü kutlu olsun...

Kalın Sağlıcakla

Vosmanius

Pazar, Haziran 11, 2006


İnsan asansör gibi, inişler çıkışlar... kat arasında kalmalar... Psikoloji çok ilgilendiğim bir konu olmasa da ister istemez içinde buluyorum kimi zaman kendimi. Yazılarımı takip edenler veya beni tanıyanlar bilirler. Hayatım gözlem üzerine kuruludur. Yapı itibari ile pozitif olarak adlandırılan tiplerdenim. Çok karamsarlığa düşmem. Genelde sakin yapılı ama sinirlendim mi tam sinirlenen bir tipim. Sevgi doluyum. Sevginin paylaştıkça arttığını düşünenlerdenim. Tam hizmet sektörü adamıyım. Benim önceliklerim hep geri plandadır. Ama baktığınızda az da egoist değilimdir hani. Nasıl bir paradoks demeyin öyle işte... İş zamanı kendimi kendimi düşünmüyorum işte... ama öz hayatımda inanılmaz benmerkezim... bunu da itiraf edebilecek kadar alçakgönüllüyüm :-)
Şaka bir yana hayatımda radikal kararlar almaya başladığım sıralarda, sonunu çok da fazla düşünmeden aldım. Pişman mıyım? kimi zaman... ama genelinde verdiğim kararların hala arkasındayım... Son birkaç senedir radikal kararlar alma üzerine neredeyse tez yazacak duruma geldim. Bunların bir kısmı hakikaten doğru kararlardı. Kimisi için doğru diyemem... Ama bu bir gerçek ki yaş kaç olursa olsun insan sürekli öğreniyor, öğrenecek ve en önemlisi öğrenmeli... hayatında hiç bal yememiş bir insanın balın tadı hakkında yorum yapması kadar yanlış birşey olabilir mi?
Yine Onur arkadaşım tarafından çekilmiş bir resmin yanına yazı yazarken, böyle bir güzellik olabilir mi? diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Böyle bir cennette strese, kavgaya gürültüye yer yok ve olmamalı. Hayatı dibine kadar yaşayıp, gün gelip göçtüğünde de ardından, güzel sözlerin sarfedilmesini sağlayabilmek güzel olur ve hedefimdir...
Bu manzara karşısında gittiği yere kadar içebilmeli, keyif alabilmeli ve sadece manzara olarak görmemelisiniz... Bugün Onur bana bu resimleri teslim ettiğinde, ona da izah ettiğim gibi bazı resimler vardır ki sana bir hikaye anlatır ve sen sen bu kurguya göre yazıverirsin hikayeyi...
Bana buralar çok hikayeler anlatıyor... hepsini yazamıyorum, yazamam çünkü ayırt edemezsiniz başroldeki ben miyim yoksa bir başkası mı? yeterince dertli başıma dert almak istemememden, bir kısmını kendime saklıyorum. Belki yaşlılığımda yayına sokarım diye...
Evli bir adam için aşk hikayesi yazmak tehlikelidir. Çünkü ne kadar hayalperest olduğun bilinirse bilinsin. Sana mal edilir. Ama bilmezler ki ben herkesin hayatı benden gözlemlenip, akar ya dile gelir ya da klavyeden dökülür :-)
Bu akşamlık bu kadar yeter. Vay be özlemişim yazı yazmayı... söz valla bundan sonra daha sık yazacağım... Zaten yazma dönemine girmiş olduğumu hissediyorum...

Kalın sağlıcakla,

Vosm@nius


Speyşıl tenks : Photo by Onur Bayülken 2006

Manzara ve Düşündürdükleri


Rüzgar tatlı tatlı eserken, şöyle bir tepeden bakmak kadar keyif verici bir şey olamaz herhalde… Bu gibi bir manzara karşısında, kendinizle başbaşa kalır, hayatınızı, yaşadıklarınızı gözden geçirirsiniz…

Yalanlar gelir birden aklınıza, hani bir şarkı vardı “Yılandan korkmam yalandan korktuğum kadar” o kısım takılır dilinize… yalanlar çeşit çeşittir. Beyazı, mavisi, pembesi… belkide bazen gerçekler gizlenmiştir sizden… buda bir çeşit yalandır ve esasen en kötülerinden biridir. Sizden gizlenen gerçekler aslında sizin sırtınıza saplanan çok keskin bıçaklardır… Hele ki güvenilir hiç beklenmedik yerden saplanan bıçaklarsa bunlar, yaraları normalinden daha keskin, daha kapanmaz ve daha acı vericidir.

Sigaradan bir fırt daha alınıp, gözler ufuğa kilitlendiğinde, eskiler gelir aklınıza, orada kıpırdayan her yaprak aslında sizin mazinizden bir parçadır. Tabi bir tek bu manzara değil, markette alışveriş yaparken de bazı şeyler birçok şey anımsatabilir size… Sakın korkmayın ağlamaktan, cips, sabun, yoğurt görüp ağlamak insanlığınızdan bir şey götürmez… Aksine hisseden, yaşayan bir yaratık olduğunuzu ispatlar…

Ne mutlu ki birçok şey bana önceden kendini hissettiriyor. Ne mutlu ki insanım ve ne mutlu ki gayet duru yalansız, dolansız bir hayatım var… Darısı tüm insanlığın başına…

Hayatım boyunca öğrenmeye devam edeceğimi esasen çok genç yaşlarda keşfetmiştim. Yine haklı çıktım… Tanrının her günü bir şey öğreniyorsun… Bu da çok güzel bir şey aslında…

Şu manzara resminin yazdıklarına bakar mısınız? Fotoğrafı çeken Onur arkadaşıma teşekkür ediyorum… Bunlardan daha bi sürü var… bu da demek ki daha çook hikaye var…

Kalın sağlıcakla,

Vosm@nius


Photo : Onur Bayülken 2006

Pazar, Mayıs 14, 2006

Bir Hikaye


Kapıdan girdiğinde, bakışlarında hüzün vardı. Etrafı süzdü öncelikle. Tanıdık kimse yoktu. Bara doğru yöneldi. Ceketini çıkartıp, askıya astı. "scotch" dedi sert bir edayla. Barmen yüzüne bile bakmadan servis etti içkiyi. Bir dikişte içti. Bardak elinde, işaret parmağını ağzının deydiği yere hafifçe vurarak, bir daha anlamında barmene uzattı. Barmen göz ucuyla bakıp, tekrar doldurdu. Bir dikişte içti adam yine içkisini. Bir kez daha istediğini bardağın dudak yerine inip kalkan işaret parmağı ile belirtti barmene adam. Barmen umursamaz tavırlarla sildiği bardağı tezgaha bırakıp, tekrar doldurdu. Adam yine aynı hamle ile bardağı sonlandırdı. "Hesap?" dedi. Barmen ağzında gevelercesine hesabı söyledi. Adam cebinden parayı çıkartıp bara koydu. "Üstü kalsın" dedi. Arkasını bara dönüp ve hafif sendeleyerek, kapıdan çıktı.

Barmen tenha olan bara şöylece bir bakıp, bardak silmeye devam etti. Adam o sırada motoruna bindi, çalıştırdı ve uzaklaştı. O esnada, barda köşe masada oturan iki kamyon şoförü tuttukları takımlar ve içtikleri bira hakkında tartışa tartışa dilleri şişmiş bir şekilde seslerini yükseltmeye başladılar. Belli ki olay burada bitmeyecekti. Barmen eline aldığı tirbuşonu henüz yeni sildiği bardağa vurarak ses çıkarttı. İki şoförde birden sustular. Diğerinden daha ayık olanı sağ elini havaya kaldırarak önce özür diledi. Sonra da hesabı istedi. Barmen, "Bu şekilde yola çıkmamalısınız dedi. Yatın uyuyun sabahtan gidersiniz." dedi. Diğerine göre nispeten ayık olan başıyla onayladı. Kalkatılar hesabı ödeyerek. Barmen, masaları dolaştı. kirli kültablalarını yere dökerek temizledi. Kirli bardakları bara taşıdı. İki eliyle belini tutup arkaya doğru gerindi. "Ne kadar da yorulmuşum" dedi kendi kendine.
Bir scotch koydo kendine. hafiften göbeğini kaşıyarak camdan dışarı baktı. Nispeten ayık olan şoför sözünü dinlemiş ve otoparkta uyumuştu. Sarhoş olan ise, yola çıkmıştı.
Barmen biraz boş bakınıp, iyice ışıkları söndürdü. Müdüriyetin arkasından açılan küçük gizli kapıdan üst kata, odasına çıktı. Bugün işler fena değildi doğrusu. Üzerine sinen patates kızartması kokusuna aldırmadan yatağa atıverdi kendini. Yarın yeni bir gün, yeni kazanç demekti. Kafasını yastığa koyar koymaz uyuyakaldı.

Yerel Country radyosunda çalan müzikle uyandı her sabah olduğu gibi. Yatağın sağına baktı. Marry Sue'nun onu 6 sene önce bir kamyon şöforü ile kaçtığı geldi aklına. Hayat böyle birşeydi işte. Bir gün var bir yok... birkaç haftalık sakalını ovuşturarak giyindi. Kıyafeti, her gün giydiği kıyafetti. Gömlek biraz renk değiştirmiş olsa da idare ederdi. Bu arada patates kızartması kokusu hala üzerindeydi ve hiç umrunda değildi.

Hava çok sıcaktı. Her zaman olduğu gibi mutfak kısmında sinekleri öldürerek başlayacaktı güne. Dünden kalan tabaklar yıkanmalıydı. Çünkü tüm tabaklar kullanılmıştı bir gece evvel. Zaten hepi topu bir düzine tabak vardı. Lavaboyu doldurup, bulaşıkları içine attı. Son derece kalitesiz ama iyi köpüren deterjanına güveniyordu. Neredeydi bu kahrolası önlüğü? hah! işte orada ama oldukça pisti. Yıkaması lazımdı. Kasabaya indiğimde, yeni bir tane daha almalıyım dedi kendi kendine...

Çölde hayat ne kadar da sakindi. Ne kadar da sıradan... Buralardan uzaklaşmalıydı. Ama doğduğundan beri çıkmamıştı bu yerden. Kasaba dışında bildiği tek yer televizyondan seyrettiği Las Vegas'tı ve buraya çok da uzak sayılmazdı... Emektar pick-up'ı onu oralara götürebilir miydi? Peki oralara gidebilse nerede kalırdı? Bir ara barında yemek yemiş Las Vegas'a giden şarkıcı kız geldi aklına. Acaba şu an hala orda mıdır? hala şarkı söylüyor mudur? diye düşündü.
Sonrasında kendi haline bıraktığı bulaşıklar geldi aklına... Barına şöyle bir baktı geçerken mutfağa... Bu hayatı yaşamalıydı. Başka yerde yem olurdu kurda kuşa. Hem birazdan Biracı gelecekti. İşine dönmeliydi ve döndü...

Hiçbir özelliği yok yaşatımın diye düşündü. Hakikaten de yoktu. O koskoca evrende, kocaman bir dünyanın, büyük bir kıtasının orta halli bir eyaletinde, ufacık bir kasabanın, minicik bir köyünde, küçük bir yol işletmesinin lokanta işletmecisiydi ve hep öyle kalacaktı.

Vosm@nius

Anneler Günü


Bitmiyordu… bitmiyordu kahrolası günler… Okulun ilk günleri anne ve babaları ile gelenler, yaramazlık yapıldığında “velini getir” muhabbetleri… kız isterken, banka işlemlerinde kısacası her yerde karşısına çıkıyordu annesi ile ilgili bir şey… işte yine bir Anneler Günü gelip çatmıştı… Tüm mağazaların vitrinleri Anneler Gününe özel kampanyalardan bahsediyordu… Oysa O da anasına papatyalar toplayıp, gönlünü almak istemez miydi? Anasıyla birtakım sırlar paylaşmak, onu sinirlendirdiğinde, yanağına bir buse kondurup, affetirmek kendini…

Herkes gibi belli bir saatte sofraya oturmak, ağız tadıyla yemek yemek. Gün gelip yuvadan uçtuktan sonra belli günler biraraya gelmek isterdi… Bir an düşündü ki yalnız değildi dünyada bunları hisseden ama birden hiddetlendi. Çünkü herşeyi olup değerini bilmeyen insanlarda az değildi…

Annelerin, babaların kıymetini bilmeyen saygı göstermeyen ama ne zamanki yitip gittiklerinde kendilerini yerden yere atanlar çoktu… Bu yüzden, birazda rahatladı… çünkü o anaların kıymetini biliyor, ama yokluk karşısında sadece buruklaşıyordu…

Tüm annelerin Anneler günü kutlu olsun. Anaların kıymetini sağlığında bilenlere, anaların çok mukaddes olduğunu hiçbir zaman unutmayanlara

Beni yetiştiren ve geliştiren rahmetli babaanneme, hakkını ödeyemeyeceğim Zeyno’ya, çocuklarımın annesi Zvart’a ve gelecekte çok iyi birer anne olacaklara,

Anneler gününüz kutlu olsun